News

Türkiye Koca tepkilerin ardından hatalı tabloyu düzeltti

Depresyon – Psikiyatrist – Psikoterapist

Depresyon Nedir? Depresyon kişinin mutlu olma ve hayattan zevk alma yetisini geçici olarak kaybettiği, duygudurumu, düşünceleri, bedeni ve zihni hastalandıra

Depresyon - Psikiyatrist - Psikoterapist

Depresyon kişinin mutlu olma ve hayattan zevk alma yetisini geçici olarak kaybettiği, duygudurumu, düşünceleri, bedeni ve zihni hastalandıran bir psikiyatrik bozukluktur. Kelime manası çökkünlüktür. Ruhsal durumun çöktüğünü ifade etmek için bu kelime kullanılır.

Mutsuzluk, keyifsizlik, umutsuzluk gibi depresif şikâyetler insanların zaman zaman yaşadıkları şikâyetlerdir. Hepimizin dibe vurduğu, kendini çok kötü hissettiği anlar mutlaka olur. Ancak majör depresyon geçici bir depresif durum değildir. Eğer depresif belirtiler gün boyu sürer, 2 haftayı aşkın bir süre devam eder ve işlevselliğini ileri derecede azaltırsa buna majör depresyon adını veriyoruz.

“Hiçbir Şeyden Zevk Almıyorum”

Depresyonun en temel belirtisi, hayattan eskisi kadar zevk alamamaktır. Kişi eskiden hoşlandığı şeylerden artık hoşlan­maz olur. Sağlıklı bir insan güzel bir günden, iyi bir filmden, komik bir fıkradan hoşnut ve mutlu olur. Ancak dep­resyondaki kişi bu mutluluk duygusunu ve yaşama sevincini pek hissedemez. Hayat onun için boş ve anlamsızdır. Zevk veren meşguliyetlere yönelmez olur. Çok sevdiği arkadaşlarıyla bile bir araya gelmek istemez. Gelse bile hiçbir şekilde keyif alamaz. Eskiden yapmaktan çok hoşlandığı, zevk aldığı şeylerden artık zevk alamaz hale gelir. Üstüne başına bakmaz, çarşıya pazara gitmez, hiçbir şey almak gelmez içinden. Kendisini yaşlanmış hisseder. “Kırk sene yaşlanmış gibi­yim. Otuz yaşındayım, ama kendimi yetmiş yaşında gibi hisse­diyorum” der. Ev hanımları evin işlerini yapamaz hale gelir. Çocuklarıyla bile ilgilenemezler. Çocuklarının yemek, içmek, yıkanmak, giyinmek gibi fiziki ihtiyaçlarını bile tam olarak yerine getiremezler. Ağır depresyonda isteksizlik o kadar şiddetli hale gelir ki, hasta yataktan dahi çıkmak istemez. Erkenden uyansa da saatlerce yatakta uyanık vaziyette yatar ve bütün gün öylece yatmak ister. Televizyon seyretmez, kitap okumaz, konuşmaz, önüne konmazsa yemek bile yemez, kolunu kaldırıp yanı başın­daki sürahiden bir bardak su içmez. Daha da ağır depresyon­larda tuvalete bile gitmez.

Sebepsiz Sıkıntı, Bunaltı, Huzursuzluk, Heyecan, Gerginlik, Sinirlilik

Sebepsiz sıkıntı, bunaltı, huzursuzluk, heyecan, gerginlik ve sinirlilik de depresyonda sık rastlanan belirtilerdendir. Has­talar bu gibi durumları “Bunalıyorum, içim daralıyor, ruhum daralıyor, darlık geliyor geliyor” diyerek ifade edebilirler. Genellikle bu şikâyetlerinin sebepsiz, durduk yer­de geldiğini söylerler. “Göğsümün üstünde taş gibi bir ağırlık var” diyenlere de rastlarız.

Bazı depresyon hastalarında da sebepsiz bir heyecan gö­rülür. “İmtihana girecek bir öğrenci gibi heyecanlıyım” veya “İçimde sanki kötü bir haber alacakmış gibi bir his var” derler. Telefon çalsa irkilirler, gece vakti kapı çalsa kalpleri gümbür gümbür atmaya başlar. “Midemde bir şey çırpıyor” diyenler olur.

Bazen herkese huzursuzluk ve sıkıntı gelebilir. Ama dep­resyon hastalarında bu şikâyetler şiddetli ve uzun süreli olarak ortaya çıkar. Çoğu hasta sabah yataktan sıkıntıyla uyanır. Dep­resyon hastalarının bu sabah sıkıntıları bezdiricidir. Hastalar, gün içinde belirli zamanlarda, bilhassa ikindi saatlerinden ak­şama doğru rahatlarlar. Depresyon geçirenlerin çok büyük bölümü kendilerini gergin hissederler. Ufak bir üzüntü karşısında gerildikleri gibi, üzücü bir olay olmasa bile gergindirler. Uykuda dahi gergin olduklarını, sabah her tarafları sızlayarak ve kaskatı vaziyette uyandıklarında fark ederler.

Huzursuzluk, sıkıntı, gerginlik ve heyecan gibi duygusal belirtilerin bedensel sonuçları da vardır. Kalp çarpıntısı, nefes darlığı, yutkunma güçlüğü, tansiyon değişiklikleri ve vücutta ısınma-yanma-karıncalanmalar depresyonda sıkça karşılaştığı­mız yakınmalardır.

Sıkıntı hissinin şiddetli olduğu depresyon hastalarında, inti­har riski de yüksektir. Bazen hastanın hissettiği sıkıntı öylesine dayanılmaz hale gelir ki, bu vakalarda depresyonu düzeltmeyen, ama sıkıntıyı gideren bazı ilaçların kullanılması gerekir. Tam ak­sine, depresyonu düzelten bazı ilaçlar, tedavinin ilk günlerinde sıkıntı hissini arttırıp hastanın kendisini daha kötü hissetmesi­ne yol açabilir. Başlangıçta sıkıntıyı arttıran bu ilaçlar, aslında kalıcı yan etkileri olmayan, uyku ve sersemlik yapmadıkları için de bilhassa tercih ettiğimiz ilaçlardır. Hastalar “Depresyon ilacı aldım, daha kötü oldum” dememeli, doktorlarına telefon edip veya bizzat gidip durumlarını anlatmalıdırlar.

Depresyondaki kişi endişelidir ve çok kolay kaygılanır. Ya­kınlarının başına kötü bir şey geleceğinden korkar, depremden korkar, yola giden eşinin kaza geçireceğinden korkar, çocukları­nın merdivenden düşeceğinden korkar, depremden korkar, has­talıktan korkar, ölümden korkar, cehennemden korkar, vb. Aklı hep kötü ihtimallerle doludur. Felaket senaryoları yazar durur.

Depresyon hastalarının %90’ının uykusu azalır. Uyku azal­ması üç şekilde olabilir:

Hastaların %10’unda ise uyku artışı olur. Ancak bu dinlen­dirmeyen bir uykudur. Zaten hemen hemen bütün depres­yon hastaları yorgun uyanmaktan yakınırlar.

Depresyon hastalarının %90’ının iştahı azalır. Hastalarda genellikle kilo kaybı da görülür. Kişi diğer şeylerden aldığı zev­ki yitirdiği gibi, yiyip içmekten aldığı zevki de kaybeder. “Bitkin düşmemek, hatta ölmemek için kendimi zorlayarak yiyorum” der. Hastaların %10’unda ise iştah ve kilo artar. Ancak bu ke­yifli bir iştahlılık değildir. “Zevk almadan, şuursuzca yiyorum; farkına varmadan yemeğe saldırıyorum” veya “Her şeye ilgimi kaybettim, sadece yemekten zevk alır oldum, ben de kendimi yemeğe verdim” derler.

Çoğu bedensel hastalık gibi pek çok ruhsal hastalık da yorgunluğa yol açar. Ancak depresyon, yorgunluğun en yay­gın sebeplerinden biridir. Bedensel hastalıklara bağlı yorgun­luklarda kişi iş yapmak ister, ama yorgunluğu buna engel olur. Depresyonda ise kişi hem isteksiz hem yorgundur.

Çabuk yorulma, otuz kırk adım attıktan veya bir kat mer­diven çıktıktan sonra derman kesilmesi daha çok bedensel hastalıklarda (kalp veya akciğer hastalıkları gibi) görülür. Depresyonda, hasta hiçbir şey yapmasa da yorgundur. Hatta sabah bile yataktan yorgun kalkar.

Unutkanlık, Konsantre Olamama, Dikkat Kusuru, Kararsızlık

Unutkanlığın guatrdan, B12 vitamini eksikliğine kadar pek çok sebebi olabilir. Altmış yaşından büyüklerde en sık rastla­nan sebebi bunamadır (bilhassa Alzheimer hastalığı). Altmış yaşın altında ise ilk sırayı depresyon alır.

“Hiçbir şey düşünemiyorum, söylenenleri anlamıyorum, etrafımda konuşulanların farkında değilim” gibi şikâyetlerin altında genellikle depresyon yatar. Hasta kararsızlıktan yakı­nır. Basit konularda bile karar vermekte zorlanır.

Unutkanlık bazen o kadar şiddetli olur ki, kişinin dep­resyon mu geçiriyor bunamış mı anlamakta zorluk çekeriz. Unutkanlık her zaman bu kadar ağır olmasa da, dikkati sürdürememe, konsantre olamama gibi belirtiler de eklendiğinde iş performansını, okul başarısını epeyce etkiler. Okuyamama, okuduğuna yoğunlaşamama ve okuduğundan bir şey anlamama şikayetleriyle karşılaşırız.

Depresyon genellikle tam olarak düzelen bir hastalık oldu­ğu halde unutkanlık geç düzelir. Hatta dikkat ve hafıza kusuru bir iki yıl kadar da sürebilir. Depresyon geçiren bazı kişilerde ise unutkanlık hiçbir zaman tam olarak düzelmez.

Cinsel isteksizliğin kadında da erkekte de en sık görülen sebeplerinden biri depresyondur. Kişi cinsel ilişkiye pek arzu duymaz. Cinsel ilişkiye girse bile fazla zevk almaz. Depresyon ayrıca erkekte sertleşme sorununa, aşın erken veya geç boşal­maya, kadında ise orgazm olamamaya yol açabilir.

Değersizlik duyguları, kendine güvensizlik

Acı bir olayla karşılaşan her insan üzülür. Depresyonun üzüntüden önemli bir farkı, depresyon geçirmekte olan kişide beliren değersizlik duygularıdır. Depresyonda kişi kendisini yetersiz, başarısız, çirkin, aptal biri gibi görür. Hatta bunlara sıklıkla suçluluk ve günahkârlık duyguları da eklenir. Geçmiş­te yaptığı bir sürü iyi şey silinirken, küçük hatalar kişinin gö­zünde büyür. Hasta “Kendime güvenimi kaybettim, halbuki eskiden taşı sıksam suyunu çıkarırdım” der.

“Ben bu dünyada fazlalığım, ben olmasam her şey daha iyi olacak, ben yok olsam herkes kurtulacak” gibi düşüncelere çok rastlarız. Bazıları geçirmekte olduğu depresyonu, Allah’ın verdiği bir ceza olarak görür. Bazıları ise gelecekte cezalandı­rılacağına inanır.

Yani depresyon bir bakıma ‘kendinden nefret’ hastalığıdır. Kendinden nefret had safhaya vardığında, kişi canına bile kı­yabilir.

Depresyon geçiren kişi intiharı düşünmese bile aklına sık sık ölüm gelir. Bazıları intiharı düşünmezler, ama “Keşke öl­müş olsaydım” derler. “Dini inançlarım olmasaydı veya ailemi üzmeyeceğini bilsem şimdiye kadar bin kere intihar etmiştim” diyen hastalarla da devamlı karşılaşırız. Ancak depresyon ağır­sa dini inançlar bile intiharı önleyemeyebilir.

Hasta yakınlarının yaptığı en büyük hatalardan biri, “Güç­lü ol, depresyonu yen, kendi kendinin doktoru ol, gez toz gül eğlen” gibi halden anlamaz yaklaşımlardır. Depresyon hastası gezmekten, eğlenmekten, kısacası hayattan zevk almaz. Hiç­bir şeyden zevk alamadığını gördükçe de hayattan iyice soğur. “Kendin yen, güçlü ol” gibi öğütler ise, zaten değersizlik duy­guları taşıyan hastanın kendisini iyice yetersiz hissetmesine yol açar. Çevrenizde biri depresyondaysa, yanlış nasihatlerin ölüm getirebileceğini unutmamalısınız.

Depresyon geçiren her yedi kişiden biri maalesef kendi ha­yatına kendi elleriyle son verir. İntihar, 25 yaşın altındaki kişi­ler arasında yaşanan ölümlerin ikinci veya üçüncü sırada gelen sebebidir. 40 yaşın altındaysa ikinci veya üçüncü sırada yer alır. Yaşlandıkça intihara bağlı ölümler artar, ama kalp-damar has­talıklarına ve kanserlere bağlı ölümler de arttığı için intihar, ölüm sebepleri sıralamasında geriler.

Kişinin zihninde belli bir intihar yöntemi dolaşıyorsa (ken­dini asmak, silahla vurmak, yüksekten atlamak, ilaç içmek gibi) tehlike iyice artmış demektir. İntihar etmek istediğinden bahseden bir depresyon hastası çok ciddiye alınmalıdır. İnti­har fikirleri yoğunsa hastayı, hastanede yatırarak tedavi etmek şarttır. Böyle durumlarda birkaç hafta psikiyatri servisinde yat­mak hastanın hayatını kurtarır.

Affekt yani duygulanım kişinin duygularının yüzüne yansımasını ifade eden bir terimdir. Bir insanın duygulanımını yüzüne bakarak anlayabilirsiniz. Birbirine yakın insanlar karşılaştıklarında “bugün seni gergin gördüm, seni sıkıntılı gördüm, mutsuz görünüyorsun, nedir bu suratından düşen bin parça, neye sinirlendin yine” veya “çok neşeli görünüyorsun, kulakların tavana vuruyor, ayakların yerden kesiliyor, cennetten bir haber mi aldın” gibi ifadeleri sıkça kullanırlar. İşte bu ifadeleri kişilerin yüz ifadelerinden hareketle söylerler. Mood yani duygudurum ise kişinin ruhsal iklimini belirtir. Ruh dünyamız güneşli mi, yarı açık mı, bulutlu mu, yağmurlu mu, karlı mı, çok sıcak mı soğuk mu duygudurumunu inceleyerek anlarız. Günlük hayatta duygusal değişimler kısa sürelidir ve gelip geçicidir. Sağlıklı bir insanın ruhsal iklimi yaz gibi günlük güneşliktir. Arada yağmur, kar, hatta dolu yağar, hava kapalı olur, bulutlu olur, ama ne olursa olsun mevsim hep yazdır. Ancak depresyonda durum değişir. Mevsim kış olur. Hava hep kapalıdır, yağışlıdır ve soğuktur. Bu da yüz ifadesine yansır, kişi hep kederli, mahzun, mutsuz, umutsuz ve çaresiz bir görünümdedir. Depresyonu kişinin yüzüne bakarak teşhis etmek mümkün değildir. Ancak ruh ikliminin verdiği etkiyle yüzde bir takım değişiklikler kendini gösterir. Kişide “omega yüzü” dediğimiz enteresan bir görüntü oluşur: Kederle kasılan yüz kasları, göz altla­rından ve burun kenarlarından dudak köşelerine kadar takip edildiğinde bir omega harfinin oluştuğu dikkat çeker.

Kimi depresyonlu kişi o kadar isteksizdir ki parmağını oynatmak bile ağır bir yük gibi gelir. Bu hastalar ağızlarını açıp bir kelime söylemeye dahi üşenirler. Bu tür depresyon vakalarında hasta durgun ve hareketsizdir, çok az konuşur. Dikkat, bellek ve konsantrasyon kusuru da buna eklendiğinde size geç cevap veren, konuşmayı sürdürmekte zorluk çeken, hem hareketleri hem zihni yavaşlamış, külçe gibi yığılmış bir insanla karşılaşırsınız. Bazı depresyonlu kişilerde ise tam tersine hızlanmış gibi bir görünüm söz konusu olur. Hızlanmış depresyonlularda huzursuzluk ön plandadır. Son derece gergin görünür; dudaklarını yer, saçlarını çekiştirirler. Elleri devamlı hareket halinde, bacakları kıpır kıpırdır. Bazen yerinde duramaz ve sürekli gezinirler. Bütün bunlar birleştiğinde, depresyon hastasının yaşlan­mış göründüğünü söyleyebiliriz. Depresyonda kişiler sanki on yaş yirmi yaş yaşlanmış gibidirler. Tedavi edildiklerinde ise inanılmaz genç ve güzel bir görüntüye kavuşurlar.

Aslında depresyon beynin ruhsal ve zihinsel performansının düşmesiyle karakterizedir. Beynin hemen hemen bütün fonksiyonlarında bir yavaşlık ve düşme söz konusudur.

Bu duygularda olunca hüzün, keder, mutsuzluk Düşüncelerde olunca umutsuzluk ve karamsarlık içeren düşünceler oluşur Mimik sayısı ve göz teması azalır, konuşma, yürüme ve hareketleri yavaşlar Düşünce hızı, duygulanım yavaşlar. Muhakeme gücü azalır, karar vermede zorlanma yaşanır Zihinsel performans düşer: Unutkanlık, dikkat ve konsantrasyon zayıflar Problem çözme, planlama, programlama, organize olma yetileri zayıflar Karar verme mekanizması yavaşlar Çevreye ve hayata ilgi azalır Motivasyon hızı düşer Bir işe başlama isteği azalır

Depresyonda beyin hücrelerinin performansları serotonin gibi hormonların eksikliğinden dolayı düşüyor. Bu düşmeden bellek hücreleri de nasibini alıyor. Hipokampus adını verdiğimiz beyin bölgesi bellek kayıtlarının saklandığı bölge. Bu bölgenin erimesi geri dönüşümsüz bir unutkanlık tablosuna sebep oluyor. Alzheimer tipi demansta en çok etkilenen bölge bu hipokampus bölgesidir. Yapılan beyin görüntüleme araştırmalarında depresyonlu bireylerde geçici olarak hipokampus bölgesinin volümünün azaldığı tespit edilmiştir. Bu bireyler depresyon tedavisine alındıktan 6 ay sonra yapılan ölçümlerde bu bölgenin hacminin yine eski haline geldiği gösterilmiştir. Bu bilgiler bizi depresyonun tedavi edilmediği taktirde kalıcı bir unutkanlığa hatta demansa zemin hazırlayacağı konusunda uyarıyor.

50’li yaşlardan sonra depresyona giren bireylerde, tedavi olunmadığı taktirde Alzheimer Demans riski %33 artmaktadır. Depresyonlu bireylerde unutkanlık ön plandaysa ve şiddetliyse mutlaka nöro-psikolojik testlerle seviyesi belirlenmeli ve gerekirse tedaviye belleği güçlendiren ilaçlar eklenmelidir.

Dikkat zihnin anahtarı niteliğinde bir fonksiyondur. Dikkat zayıflayınca beynin zihinsel performansı düşüyor. Dikkati zayıflayan bireylerde planlama, programlama, anlama, kavrama, organize olma, problem çözme, belleğe kaydetme gibi yönetsel işlevlerde düşüklük söz konusu oluyor. Ayrıca zihinsel performans düşüklüğüne ek olarak motivasyon, istek, ilgi ve bir işe başlama enerjisi gibi ruhsal işlevlerde de zayıflama oluyor. Yani hem dikkatte azalma ruhsal sorunlara zemin hazırlıyor hem de ruhsal rahatsızlıklar dikkat performansını düşürüyor. Yani dikkatle beynin ruhsal ve zihinsel işlevleri arasında birebir bir ilişki vardır.

Depresyonda birçok beyin alanlarında olduğu gibi dikkatle ilgili alanlarda da performans düşüklüğü söz konusu olur. Bunda en büyük etken serotonin ve norepinefrin gibi hormonların seviyelerindeki düşüklüktür. Depresyonda özellikle beynin ön bölgelerin işlevselliğinde bir azalma gözlenir. Bu azalmanın sonrasında gelişen dikkat zayıflığı iki sebeple olur:

Depresyonda kişilerin planlama, programlama, problem çözme, anlama, kavrama, organize olma konularındaki zayıflamanın en büyük sebebi ilgi, istek ve motivasyonun zayıflamasının yanında dikkat performansının düşmesidir. Aynı şekilde depresyonda görülen unutkanlığın da altında hem hafıza hücrelerinin performans düşüklüğü hem de dikkatin zayıf olması yatar. Bilginin kaydedilmesinde ilk şart bilgi kaynağına yönelme, konsantre olma ve bilgiyi ilk etapta tutabilmektir. Bilginin ilk dakikalarda tutulabilmesi, bilgiye konsantre olabilmek ve odaklanabilmekle mümkündür. Eğer bir yoğunlaşma ve dikkati odaklama sorunu söz konusuysa hafıza işlevi de zayıflayacağından unutkanlık baş gösterecektir. O yüzden unutkanlığı olan depresyonlu bireylerde dikkati ölçen testlerin yapılması tedavinin gidişatı açısından önem arz etmektedir. Klinik uygulamalarımızda depresyonlu bireylerde dikkat eksikliği ve buna bağlı unutkanlıklarda depresyon tedavisine dikkati destekleyen uygulamaların eklenmesi tedaviye büyük katkı sağlamaktadır.

Depresyon dünyada en sık görülen hastalıklardan biridir. Her altı kişiden biri hayatında en az bir kere depresyona girer. Yani dünyada bir milyar kişi en az bir defa depresyon geçir­miştir. Dünya Sağlık Örgütü, depresyonu 40 yaş altında görülen en büyük sağlık problemi olarak kaydeder. Örgüt, sağlık prob­lemlerinin boyutunu hesaplarken şu iki ölçüyü kullanır:

Depresyon, hem erken yaşlarda sık rastlanan, hem de ölü­me ve maluliyete yol açabilen bir hastalık olduğu için, kırk yaş altında görülen en büyük sağlık problemi kabul edilir. İlk depresyon atağı genellikle yirmili veya otuzlu yaşlarda görülür. Ancak çocuklarda görülen depresyon vakaları da en­der değildir. Bunlara ek olarak, yaşlılık döneminde de depres­yon yaygındır. Depresyona bağlı intihar girişimleri, ileri yaş­larda ne azalır ne de artar (belki bir miktar artar). Fakat bünye kırılganlaştığı için, yaşlılıkta intihara bağlı ölümlerin dört veya beş kat arttığı saptanmıştır.

Depresyon, kadınlarda erkeklere oranla yaklaşık iki kat daha sık görülür. Bunda hormonal farklılıkların etkisi vardır, ama ergenlik öncesinde de depresyon sık görülür. Kızların daha küçük yaşlardan itibaren daha fazla baskı altında yetişti­rilmeleri, anne babalar tarafından sevilseler bile ‘sindirilmeleri”, okullarda kadın öğretmenlerin dahi daha çok erkek öğren­cilere teveccüh göstermeleri kızların kendine güvenini azaltır, kız çocuklarını psikolojik açıdan daha duyarlı hale getirir.

Depresyon riski taşıyan diğer kişileri şöyle özetleyebiliriz:

Depresyonda genetik yatkınlıkların olduğu kabul edilmektedir. Genetik üzerine yapılan çalışmalar incelendiğinde özellikle tek yumurta ikizleri ile yapılan çalışmalarda ikizlerden birinin depresyon geçirmesi durumunda diğerinin depresyon geçirme olasılığı %50 olarak bulunmuştur. Aile araştırmalarında depresyonu olan kişilerin birinci derece yakınlarında depresyon genel nüfusa göre 3-4 kat daha fazla görülmektedir.

Depresyon “kısmen” irsi bir hastalıktır ve bazı ailelerde ha­kikaten daha yaygın biçimde ortaya çıkar. Ama çoğu durumda depresyona giren kişi o ailedeki ilk depresyon hastasıdır. Ailede depresyon görülse bile başka ailelerden daha yüksek oranda değildir. Bazı ailelerde depresyonun daha fazla ortaya çıkmasının tek sebebi irsiyet, yani kalıtım değildir. Şüphesiz bunda kalıtımın etkisi vardır; ama ailede yaşanan bazı felaketler ile ailenin far­kında olmadan yaptığı eğitim hatalarının da çocuğun ruh dün­yasını depresyona yatkın hale getirmesi önemli etkenlerdir.

Özetle; ailenizde depresyon geçirmiş biri varsa, sizin de depresyona girme riskiniz biraz artar. Ama hayat boyu hiç depresyona girmemeniz de mümkündür.

Depresyonda hezeyan veya halüsinasyon olur mu?

Ağır depresyon vakalarında, hezeyan (mantıksız inanç) ve halüsinasyonlar görülebilir. Depresyon hastaları mantıksız konuşabilir ve gaipten sesler duyabilirler. Bu belirtilerin ortaya çıktığı depresyon türüne psikotik depresyon denir. Bu hastalı­ğın en şiddetli türüdür. Depresyonda ortaya çıkan hezeyan ve halüsinasyonlar suçluluk, değersizlik ve günahkârlık temalıdır. Yani “Ben Tanrıyım, dahiyim, özel biriyim” gibi büyüklük heze­yanlarına pek rastlanmaz. Bazı psikotik depresyon hastalarda görülen hezeyan ve halüsinasyonlardan örnek verelim:

“Vücudum çürüyor; karaciğerim, akciğerlerim, kalbim, midem çürüyor. Yok oluyorum. Yok olurken de etrafa pis bir koku yayıyorum. Komşular bu koku yüzünden mahalleden ta­şınıyorlar. Mahallede insan kalmadı.” Şeklinde yok olma veya nihilistik hezeyanlar.

“Kırk yıl önce geneleve gitmiştim. Allah bu günahımı ceza­landırıyor şimdi. Küresel ısınmanın, kuraklığın sebebi benim bu günahım. Dünyadaki en kötü insan benim!” Günahkarlık hezeyanı.

“Ben şeytanım! Ebediyen cehennemde yanacağım! Sesler duyuyorum: Kıyamet kopacak, diyorlar. Benim yüzümden kı­yamet kopacak.” Suçluluk hezeyanları.

Bu tür suçluluk, değersizlik, günahkârlık hezeyanlarının verdiği acıya dayanmak çok zordur. Dolayısıyla psikotik depresyonda intihar riski yüksektir. Bu nedenle böyle hastaları ge­nellikle yatırarak tedavi etmek gerekir.

Birçok fiziksel bozukluğa bağlı olarak da depresyon görülebilmektedir. Bunlar;

Depresyonda bedensel belirtilere de sık rastlanır. Bazı has­talar çeşitli ağrılar, sızılar, mide-bağırsak şikâyetleri yüzünden doktor doktor gezerler. Her türlü tahlil ve tetkik yapılır, so­nunda konulan teşhis ‘Hiçbir şeyin yok, sapasağlamsın’dır.

İşte bu hastaların önemli bir bölümü, aslında depresyon geçirmektedir. Ama depresyonun ruhsal belirtileri (hayattan zevk almama, isteksizlik gibi) değil, bedensel belirtileri ön plandadır veya bu kişiler isteksizliğin, hayattan zevk almama­nın ‘doktorluk’ bir durum olmadığına inandıklarından, dep­resyonu bir hastalık değil de herkesin yaşayabileceği tarzda bir üzüntü kabul ettiklerinden, ruhi acılarını doktora söyle­mezler bile. Ama “Stresli misin, gergin misin, moralin nasıl, neşesizlik-keyifsizlik var mı?” soruları sorulduğunda depres­yonda oldukları ortaya çıkar. Bu yüzden bu tür depresyona maskeli depresyon veya örtü­lü depresyon denir.

Depresyonun beynin çalışma biçiminde yol açlığı bozukluk bulun vücudu etkiler ve çeşitli organlarda bedensel belirtiler ortaya çıkabilir.

Prefrontal Korteks: Ön beyin kabuğu

Hipotalamus: Hormon faaliyetlerini yöneten bölge

Amigdala: Şakak bölgesinde yer alan, korku ve kaygıyla ilgili alan

Lokus Seruleus: Noradrenalin adlı stres hormonunu salgılayan bölge

Sitokinler: Bağışıklık sisteminde rol alan kimyasal maddeler

Kortizol: Böbrek üstü bezinden salgılanan hormon (pek çok doku ve organın fâaliyetini etkiler)

Depresyon geçiren kişilerin sık sık yakındıkları bedensel belirtileri şöyle sıralayabiliriz:

Baş, Eklem ve Adale Ağrıları: Ruhi gerginlik genellikle kas gerginliğine de yol açar. Depresyonda, vücudun doğal ağrı ke­sici sistemleri de bozulur. Dolayısıyla baş, eklem ve adale ağrı­ları başta olmak üzere vücudun her yerinde ağrı olabilir.

Kalp ve Akciğerle İlgili Belirtiler: Çarpıntı, kalbin hızlı veya şiddetli atması, göğüs ağrısı, göğüste sıkışma ve nefes dar­lığı depresyonda sıkça yaşanan şikâyetlerdir.

Mide ve Bağırsak Şikâyetleri: Karında şişlik, gaz, hazımsız­lık, yutma güçlüğü, geğirme, karnın çeşitli bölgelerinde ortaya çıkan ağrılar, bazı hastalarda kabızlık bazılarında ishal, bazı hastalarda iştahsızlık, bazılarında ise iştah artışı gibi belirtilerin altından mide-bağırsak hastalıklarından çok depresyon çıkar.

Uyuşma, Yanma, Karıncalanmalar: Depresyon bilhassa baş, eller, ayaklar olmak üzere vücudun her yerinde uyuşma, yanma ve karıncalanmalara yol açabilir.

Baş dönmesi, kafada boşluk veya ağırlık hissi, kulak çın­laması: Bilhassa kafada boşluk veya tam tersine ağırlık hissin­den yakınanların depresyonda olma ihtimali yüksektir.

Distimik bozukluk adı verilen bir hastalık, depresyonun hafit ama uzun süren türüdür. Depresyonda olduğu gibi, dis­timik bozuklukta da zevk ve heves azalması, neşesizlik, keyif­sizlik görülür. Bu belirtiler depresyondaki kadar şiddetli olma­makla beraber, en az iki yıl sürer. Halbuki depresyon tedavi edilirse haftalar içinde düzelmeye başlar, birkaç ay içinde de tamamen veya tama yakın ölçüde düzelir.

Her şeyden önce, depresyonun beyin faaliyetlerinin bo­zulmasından kaynaklanan biyolojik kökenli bir hastalık oldu­ğunu vurgulamak gerekir. Nasıl kalbin, midenin, karaciğerin, eklemlerin hastalıkları varsa beynin de hastalıkları vardır ve depresyon bunların en önemlilerinden biridir. Beyin duyguları ve düşünceleri yöneten organ olduğu için, beyin hastalıklarında duygusal değişiklikler (depresyonda duygusal çöküntü, ileride anlatacağımız manide duygusal taş­kınlık, şizofrenide duygusal kündük) ve düşünce bozuklukları (takıntı, hezeyan) sık görülür. Çoğu beyin hastalığında bunla­ra ek olarak, dikkat ve hafıza bozukluklarıyla algı kusurları da (halüsinasyon) ortaya çıkar.

Öte yandan depresyonun oldukça mühim bir psikolojik boyutu da vardır. Üzüntülü olaylar ve bazı kişilik yapıları dep­resyona zemin hazırlar.

Depresyon bir beyin hastalığıdır. Depresyondaki kişiler üzerinde yapılan araştırmalar, bu kişilerin depresyonda iken beyinlerinde bazı değişiklikler olduğunu göstermektedir. Özellikle de, sinir hücreleri arasında iletişimi sağlayan alanlarda tıkanıklık görülmektedir. Sorumlu maddelerin üretiminde ya da iletimindeki bozukluğun depresyona yol açabileceği düşünülmektedir. Yapılan araştırmalarda, depresyon olgularında, kanlarındaki, idrarlarındaki ve beyin omurilik sıvılarındaki biyolojik aminlerinde çeşitli bozuklukların olduğu saptanmıştır. Bunun yanı sıra noradrenalin, serotonin ve dopamin olarak adlandırılan nörotransmitterlerin üretim, salınım, alım vb. metabolizmalarındaki bozuklukların depresif bozukluklarda rol oynadığı saptanmıştır. Özellikle böbrek üstü bezi, tiroid bezi veya hipofizden salgılanan hormonlar da depresyon oluşumuna katkı sağlayabilmektedir. Bu durumda bu hormonları da düzenleyen ilaçların tedaviye eklenmesi gerekebilir.

Beyin serotonin adlı bir maddeyi salgılar ve üretir. Serotonin halk arasında mutluluk hormonu adıyla şöhret bulmuştur. Gerçekten de bu hormon, kişiye mutluluk duygusu verir. Ek­sikliğinde depresyon ortaya çıkar.

Sinir hücresi, yani nöron: Nasıl ağaç dallarının ucunda yapraklar varsa, sinir hücrelerinin dallarının ucunda da küçük şişkinlikler vardır ve bu şişkinlikler kimyasal madde salgılarlar (serotonin, dopamin, adrenalin gibi)

Burada, nor-adrenalin ve dopamin adlı iki maddeyi daha zikretmek gerekir. Bunlar da beynin salgıları arasındadır. Ay­nen serotonin gibi mutluluk duygusu, enerji, motivasyon, dik­kat artışı sağlarlar.

Yani depresyon, kabaca, beynin ürettiği serotonin, dopamin, adrenalin maddelerinin azlığından kaynaklanan bir hastalıktır.

Bu maddelerin azlığı kişiyi sadece depresyona değil kaygı bozukluklarına (panik bozukluğu, sosyal fobi, takıntı hasta­lığı gibi), alkolizme, madde bağımlılığına ve yeme bozukluk­larına (anoreksiya veya bulimia) yatkın hale getirir. Dopamin fazlalığının da şizofreniye ve hezeyanlı bozukluğa yol açtığını hatırlatalım.

Serotonin, insana enerji verir. Eksikliği halinde enerji kay­bının yanı sıra, bağımlılık ve yeme bozuklukları ve iştah deği­şiklikleri de görülür Bazı hassas görüntüleme yöntemleri beyindeki bozuklu­ğun şakak ve alın bölgelerinde olduğunu ortaya koymuştur. PET (positron emission tomography), SPECT (single pho­ton emission computedtomography) ve fMR (fonksiyonel manyetik rezonans) depresyon hastalarında beynin ön bölge­lerinin iyi çalışmadığını göstermiştir.

Bahsedilen PET, SPECT, fMR tetkikleri uygulaması zor ve pahalı yöntemlerdir. Beyni görüntülemenin eski ve ucuz yöntemi halk arasında ‘beyin elektrosu’ olarak bilinen EEG’dir. (elektroensefalografi). EEG’de kafaya teller (ki aslında bunlar elektrottur) bağlanarak beynin yaydığı elektrik akımı kayde­dilir. EEG sara hastalığının, beyin iltihaplarının, bunamaların (mesela Alzheimer hastalığı), uyku bozukluklarının teşhisin­de kullanılır. Tomografi yöntemi geliştirilmeden önce, beyin tümörlerinin ve beyin damar hastalıklarının tanınmasında da işe yarayan bir yöntemdi.

Psikiyatrik hastaların önemli bir bölümünde EEG sonuçla­rı bozuk çıkar. Bilhassa ‘quantitative’ (kantitatif) EEG (kısaca QEEG denir), depresyon hastalarının beyinlerinin ön bölge­lerindeki bozulmayı on beş dakika içinde gösterir.

Bazı bedensel hastalıklar depresyona yol açar. Bu da dep­resyonun ‘biyolojik kökenli bir hastalık’ olduğu tezini güçlen­diren bir kanıttır.

Depresyona sebep olan hastalık ve ilaçları şöyle sıralayabi­liriz:

Sara: Sara hastalarmda depresyon ve intihara bağlı ölümle­rin görülme sıklığı, diğer insanlara göre 10-20 kat daha fazladır. Sara, beyindeki elektrik akımının bozulmasından kaynak­lanan bir hastalıktır.

Beyin Tümörleri: Alın ve şakak bölgesinde tümör oluşması halinde, kişide depresyon ortaya çıkabilir. Hatta bu bölgele­rin tümörleri sadece depresyon belirtileriyle bile kendini belli edebilir.

Parkinson Hastalığı: Titreme ve hareket yavaşlığı gibi bul­gulara yol açan bu yaşlılık dönemi hastalığı, ileri yaş grubu için önemli bir depresyon sebebidir.

Bunamalar: (Alzheimer hastalığı gibi): Bunama olayla­rında, hastalığın bazı dönemlerinde, unutkanlıktan ziyade depresyon, hastaya ve çevresine zorluk çektirir. Beyin damar hastalıkları (felçler ve beyin kanamaları): Bilhassa beynin sağ tarafında oluşan damar tıkanıkları veya kanamalara (ki bu durumda vücudun sol taralı felç olur) dep­resyonun da eşlik etme ihtimali yüksektir. Felçli kişi bir de depresyona girerse, iyileşme ümidi ve çabası azalır, hatta ikinci bir felç geçirme ve ölüm riski doğrudan doğruya artar.

Guatr: Guatr, boğazımızda yer alan tiroit adlı salgı bezinin hastalığıdır. Tiroit bezi az hormon salgılarsa hastada yorgun­luk, durgunluk, yavaşlık, unutkanlık, depresyon, tepkilerde yavaşlama, kilo artışı ve ciltte kuruma görülür. Tiroit bezi fazla hormon salgıladığında da sinirlilik, huzursuzluk, sıkıntı, terle­me, kilo kaybı ve çarpıntı görülür.

Böbrek Üstü Bezi Hastalıkları: Böbrek üstü bezleri kortizol adlı hormonu salgılar. Fazla miktarda kortizol, depresyonun yanı sıra şizofreni benzeri akıl hastalıkları, şişmanlık (bilhassa ensede yağ birikmesi), saç dökülmesi, kıllanma, ay dede yüzü (surat yağ birikimi sonucu toparlaklaşır, ayrıca kızarır ve ‘ay dede’yi hatırlatır), ciltte çatlaklar, mide ülseri, yüksek tansiyon ve şeker yükselmesine yol açar.

Loğusalık: Bir kadının hayat boyu depresyona en yatkın oIduğu dönem loğusalıktır. Hatta, hemen hemen bütün kadınlar doğum yaptıktan sonra ilk bir ay içinde, “loğusalık hüznü’ (post-partum blues) denilen gelip geçici ve hafif bir depresif ruh haline bürünürler. Ancak bazı kadınlar loğusalık depresyonuna girer ve bebeklerine bakamaz hale gelirler. Hat­ta bu sebeple intihar bile edebilirler.

Kalp krizi geçiren veya by-pass ameliyatı olanların huylar­ının değiştiğine, yakınları sıklıkla şahit olurlar. Aslında bu huy değişikliği genellikle depresyona bağlıdır. Tedavi edilirse, hastanın hem hayat kalitesi yükselecek, hem kalp-damar hastalı­ğının tedavisi kolaylaşacak hem de ömrü uzayacaktır.

Kanserler sadece hastada yarattığı ümitsizlik yüzünden hastanın beden dengesini bozarak da depresyona yol açabilir. Bazı kanser türlerinde (mesela pankreas kanseri ve lenfomalar, yan lenf kanserleri) depresyon daha sık görülür. Bu da kanse­rin sadece duygusal değil biyolojik sebeplerle de depresyona yol açabileceğini düşündürür.

Psikososyal etkenlerin (stres veren yaşam olayları, kayıplar, ayrılıklar vb.) beyin biyokimyasındaki değişiklikleri tetikleyebileceği varsayılmaktadır. Araştırmalar, depresyonun ilk ortaya çıkışında stresli yaşam olaylarının etkili olduğunu, sonraki ataklarla stresli yaşam olayları arasında bir ilişkinin bulunmadığını ortaya koymuştur. Stres beyinde kalıcı değişiklikler yapmakta ve hastalığın tekrarlamasına yol açabilmektedir. Küçük yaşta anne ve babasını kaybedenlerde ileriki yıllarda depresyon ortaya çıkma olasılığı daha fazladır. Depresyon ve kişilik arasında herhangi bir ilişki tanımlanmamıştır. Stresli yaşam olayları karşısında birçok kişi depresyona girebilir. Psikososyal Faktörler arasında; -Kayıp ve yaslar -Doğum, hamilelik, lohusalık süreci -Bazı hastalıklar (Kanser, Multiple Skleroz, Epilepsi vb.) -Kalıtsal yatkınlık -Alkol kullanımı -Evlilik, aile sorunları -İş ile ilgili sorunlar -Mevsim değişiklikleri

Araştırmacılar yaptıkları bir deneyde: Bir maymunu kafeste aç bırakırlar. Yiyecek arayan hayvan kafe­sin içinde bir pedal bulur, bu pedala basınca hayvana yiyecek verilir. Diğer maymuna ise, defalarca pedala bassa bile yiyecek ve­rilmez. Deneyin ikinci aşamasında her iki maymun iyice aç bırakı­lır ve tekrar kafese konur. Pedala basınca yiyecek geldiğini öğ­renen maymun, hızla pedalın yerini bulur ve gıdasına kavuşur. Bu defa diğer maymuna da yiyecek verilecektir, ama hayvan pedala dokunmaz bile. Çünkü pedala basmanın hiçbir faydası olmadığını öğrenmiştir. Açlıktan perişan olur, ama gıda araya­cağına kafeste öylece kıvrılıp yatar.

Depresyon geçiren insanların bazıları geçmişlerinde ‘ça­resizliği öğrenmişlerdir.’ Hayatlarının önceki yıllarında yaşa­dıkları olaylar onlara kurtuluş olmadığını, yani ümitsizliği öğ­retmiştir. Bu yüzden karşılaştıkları ufak bir engeli bile aşılmaz dağlar gibi görürler. Halbuki bazı insanlar her derdin bir devasının olduğunu, zorluklarla mücadelenin mutlaka zafer getirdiğini öğrenmiş­lerdir. Böyle kişiler depresyona daha az girerler.

Yaşanan stresli olaylar, insanın beyin fonksiyonlarını boza­rak depresyona zemin hazırlar. Kişi bazen tahammül edilmesi zor bir acı yaşadıktan he­men sonra depresyona girer. Mesela sevdiği birini kaybeden­lerin, iflas edenlerin, eşi tarafından terk edilenlerin, imtihanda başarısız olanların depresyona girdiklerine sık sık şahit oluruz. Hatta bu gibi durumlarda üzüntülü bir dönem yaşamak nor­mal bile kabul edilir. (Ancak üzüntü ve depresyonun farklı şeyler olduğunu hatırlatalım.)

Bazen de küçük küçük bir sürü stresli olay birikir ve sonun­da depresyona yol açar. Diyelim ki mesleğinizi çok seviyorsu­nuz, iş arkadaşlarınız da iyi, işe mutlu gidiyorsunuz. Ancak üzerinizde sürekli zaman baskısı var. Size verilen işlerin alela­cele bitirilmesi isteniyor sık sık. Sürekli bir yerlere bir şeyler yetiştirmek zorundasınız. Bu arada hafif bir trafik kazası ge­çiriyorsunuz, kazayı ufak tefek sıyrıklarla atlatıyorsunuz, pek de maddi hasara uğramıyorsunuz. Derken 95 yaşındaki kayın­pederiniz ölüyor. Eşiniz dünyanın en iyi insanı, ama babasının hastalığı sırasında hastanelere koşturmaktan bitkin düşmüş durumda. Kız kardeşiniz hiç mi hiç hoşlanmadığınız bir de­likanlıyla evlenmek için aileyi zorluyor. Bu durumda sinirleri­niz ne kadar sağlam olursa olsun, kendinizi depresyona girmiş vaziyette bulabilirsiniz.

Strese maruz kalan her insan elbette depresyona girmez. Mesela Nazi kamplarında toplanan mağdurların bir kısmı be­densel acılara, bir kısmı ruhi acılara dayanamayıp hayatlarını kaybetmiş; bir kısmı ise her türlü ıstıraba dayanarak savaştan sonra adeta yeniden doğmuş, ailelerinden sağ kalanlara kavuş­muş, çalışıp didinerek iş güç sahibi olmuşlardır.

Depresyona yatkınlık yaratan çeşitli biyolojik ve psikolojik faktörler vardır.

Depresyon sanıldığı gibi zayıf kişilerin hastalığı değildir. Tam tersine aşırı sorumluluk duygusu taşıyan, aile ve arkadaş çevresinde herkesin yardımına koşmaya çalışan, her yükün al­tına giren kişiler depresyona daha yatkındır. Bu yüzden depres­yona saçını süpürge eden kadınların hastalığı bile denebilir.

Kılı kırk yaran, ince eleyip sık dokuyan, el attıkları her işi kusursuz yapmaya çalışan insanlar daha sık depresyona girer. Çünkü bu insanların kafası devamlı meşguldür. Yükümlü­lüklerini daha iyi nasıl yerine getirebileceklerini hesap ederler.

Halbuki hayatta mükemmel diye bir şey yoktur. “Daha iyi, iyinin düşmanıdır” derler. Aşırı titiz ve mükemmeliyetçi kişiIer kendilerine yüksek hedefler koyar, bunlara ulaşamayınca da hayal kırıklığına uğrarlar. Çok ayrıntıcı ve ince düşüncelidirler, aynı tutumu çevrelerinden de beklerler. Bulamadıklarında ise haksızlığa maruz kaldıkları hissine kapılırlar.

Mükemmeliyetçiler, işlerini çok iyi yapan ve genelde yap­tıkları işte başarıya ulaşan kişilerdir. Ancak çoğunlukla gergin, kaygılı ve karamsardırlar. Kendilerini ve başkalarını fazla ten­kit ederler.

Bazı insanlar, çevrelerinden aşırı sevgi beklerler. Bilhassa kimi kadınların sevgi beklentileri o kadar yüksektir ki, hiçbir er­kek bu ihtiyacı karşılayabilecek kapasiteye sahip değildir. Duy­gusal ihtiyacı fazla olan kişiler daha kolay depresyona girerler.

Kimileri ise herkesin kendilerine duyarlı, düşünceli, ince davranmasını ister. Halbuki hayatta zaman zaman kötü mu­amele görmek, haksızlığa uğramak kaçınılmazdır. Hayatın di­kensiz gül bahçesi olmasını umanlar, mutlaka hayal kırıklığına uğrarlar.

Kişinin kendisinden her zaman yüksek başarı beklemesi, sürekli ağır mesuliyetlerin altına girmesi de depresyon sebep lerinden biridir. Hayatta iniş de vardır çıkış da. En başarılı, en zeki, en yetenekli insanların bile çöküş dönemleri olur.

Kimseyi incitmemeye, herkesi hoşnut etmeye, daima iyiliksever olmaya çalışmak

“İyilik yaparsanız depresyo­na girerseniz” demek istemiyoruz. Depresyona yatkın olanlar iyilikseverler değil, iyilikseverliği kendilerine yapılan haksızlığa itiraz edememe boyutuna taşıyanlardır.

Hayır diyememek önemli bir depresyon sebebidir. Bazıları hayır diyemediklerinden, yapmaktan hoşlanmadıkları bir sürü işi yapmak zorunda kalırlar; hiç geçinemedikleri kişilerle kırk sene aynı havayı solurlar: tezgâhtarlarla pazarlık yapamazlar; do­landırıcılara borç para verirler; işyerlerinde para veya kariyer ge­tirmeyecek yükümlülükleri sırtlanan ‘hamallar’ haline gelirler. “İnsanların kalbini kırarım”. “Bu fikre karşı çıkarsam hak­kımda kötü şeyler düşünürler” gibi yargılarla hayatlarını zehir ederler.

Her şeye ‘hayır’ demek de insanın huysuz ve uyumsuz biri olarak tanınmasına yol açar. Yeri geldiğinde evet, yeri geldi­ğinde hayır demeyi öğrenmek gerekir. ‘Evet’ ve hayır’ haya­tımızın kapılarıdır: Hayatımıza girmesini istediğimiz şeylere kapıyı açmalı, istemediklerimize kapamalıyız.

Alkol ve madde bağımlılığı elbette depresyonun en ciddi sebeplerinden biridir, ama burada kastettiğimiz insana ba­ğımlılıktır.

Şüphesiz verimli sevgi alışverişlerine hepimiz ihtiyaç duya­rız. Hepimiz sevmek ve sevilmek isteriz.

Fakat bazı kişiler anneleri, ağabey veya ablaları, arkadaşları olmadan hiçbir şey yapamazlar. Evde yalnız başlarına keyifle çay demleyip kitap okumayı başaramayan, mutlaka başka bi­rinin varlığına ihtiyaç duyan, kapıdan dışarı yalnız çıkmaktan hiç mi hiç zevk almayan, bir yakınını yanında taşımadan bir çift ayakkabı beğenemeyen insanlar hiç de az değildir.

Bazıları ise her zaman birinin ‘fiziksel’ varlığına ihtiyaç duymazlar. Ama yaptıkları her işin başkalarınca onaylanma­sını ve takdir edilmesini beklerler. Onlar için kendilerinin değil, başkalarının görüşleri önemlidir. Yalnız başlarına karar veremezler. Yakınlarının sevgi ve desteğini kaybetmemek için, katılmadıkları fikirlere bile karşı çıkmazlar.

Bağımlılar için boşanma, annenin ölümü gibi olaylar birer faciadır. Bunların altından çok zor kalkarlar. Bazıları, karşı cinsle ilişkilerinin sona ereceğinden korkmaya başladıkları anda başka bir sevgili aramaya başlar, ancak yeni birini bul­duklarında öncekinden ayrılabilirler.

Tıp fakültesinde doçent olan, iki lisan bilen biri “Hayatta hiçbir şeyi başaramadım” diyebiliyor, halbuki çev­resi tarafından ‘başarılı insana örnek gösteriliyordu.

Bazı insanlar hayatta daima başarısızlıklarını görürler, ba­şardıkları her şeyi unuturlar. Başarılarını başkalarına borçlu olduklarını düşünürler, başarısızlıklarından ise kendilerini so­rumlu tutarlar.

Kendine güvensizlik, kişinin karşı cinsle olan ilişkilerini de etkiler. Baş döndürücü güzellikteki bazı kadınların, kendileri­ni ‘suratına bakılamayacak kadar çirkin’ bulduklarına hayretle tanık oluruz. Kendine güvensiz kişiler, genellikle redde­dilme korkusuyla karşı cinsten uzak dururlar. Sevgilileri var­sa veya evlilerse bile, beğenilmeme kuşkusunu ve terk edilme korkusunu içlerinden kolay kolay atamazlar, gereksiz kıskanç­lıklara kapılabilirler.

Herkesin kendini beğenmeye az çok ihtiyacı vardır. Kendi­ni beğenmişlik ve kibir ne kadar kötüyse, kendini hiç beğen­memek de o kadar kötüdür. Kendini hiç beğenmeyen insan değersizlik duyguları yaşar, kimsenin sevmediği ve önemseme­diği biri olduğunu düşünür. Depresyonun en önemli sebebi belki de kendine güvensizlik, kendini sevmemek ve kendini beğenmemektir. Kendine güvensizlik depresyona, depresyon da kendine güvensizliğe yol açar.

Utangaçlık geleneksel anlayışta toplum tarafından bir er­dem kabul edilir. Utangaç kişileri çoğumuz gerçekten severiz. Ancak utangaç kişi, maalesef depresyona kuvvetle adaydır. Çünkü utangaçlar, çekingenler, içine kapalılar kendilerine gü­vensiz insanlardır. Yukarıda ‘kendine güvensizlik’ başlığı altın­da da izah ettiğimiz gibi kolaylıkla depresyona girebilirler.

Kendine güvensizlik nasıl depresyona yatkınlığa sebep olu­yorsa, kendini aşırı beğenmek (yani narsisizm) de depresyona meyil oluşturur. Çünkü kendini çok seven, başkalarından us­tun gören insanlar çevreden hep özel muamele beklerler. El­bette her zaman ve herkesten özel muamele görmek mümkün değildir. Bu yüzden narsistik kişiler çok kolay hayal kırıklığına uğrarlar.

Bu kişiler yetenekli ve zeki olmasalar dahi kendilerini öyle görürler. Bazı üstün yeteneklere sahip olsalar bile bunları abar­tırlar. Her alanda üstün olmak isterler. En başarılı, en güzel olmanın hayallerini kurup dururlar. Halbuki bazı alanlarda komşumuzdan üstün olsak bile, başka alanlarda komşumuz bizden üstündür. Dolayısıyla bir narsistin hayallerine ulaşması hiçbir zaman mümkün değildir. Yani kendini beğenmişin hayal kırıklığına uğraması kaçınılmazdır.

Narsistik kişiler özel olduklarını düşündükleri için verme­den almak isterler. Kuyrukta en öne geçiverir, ikaz edilince de şaşırırlar. Sevmeden sevilmeyi beklerler. Halbuki kibirli tavır­larıyla insanları kendilerinden uzaklaştırırlar. Farkında olma­dan, kendilerini sevenleri iterler. Hatta çevrelerindeki kişileri sömürür, bunu da çok tabii görürler. Dolayısıyla aileleriyle, işleriyle, çocuklarıyla, arkadaşlarıyla doyurucu ilişkiler kura­mazlar. Çok arzu ettiği halde başkaları taralından sevilmemeleri sonunda depresyona girmelerine yol açar.

Kendine güvensizlik nasıl bir depresyon sebebiyse, başkaIarına güvensizlik de aynı etkiyi gösterir. İnsanlara güvenmeyen kişi, vahşi hayvanlarla dolu bir ormanda dolaşan, her an saldırıya uğramaya hazır bir yolcu gibidir: Daima gergin, her an tetikte ve korku içinde…

Hayatta mutluluğun temellerinden biri güven duygusudur. Her an kandırılacağını, sömürüleceğini düşünen biri nasıl huzura kavuşabilir? Eşi tarafından aldatılma ihtimalini kafasın­dan çıkaramayan adam, nasıl iyi bir yuva kurabilir? “Babana bile güvenmeyeceksin” düşüncesiyle yaşayan kişi, nasıl sağlam dostluklar kurabilir? Siz başkasına güvenmezseniz, başkaları size güvenir mi?

İnsanlara güvenen biri elbette hayatta zaman zaman ‘kazık yiyebilir’, hatta bunlar ‘büyük kazıklar’ da olabilir. Ama sonuç itibariyle kazanacağı şeyler, kaybedeceklerinden çok daha faz­la olacaktır.

Zaman zaman gazetelerde ‘onuru yaralandığı için intihar etti’ haberlerine rastlarız. Onurlu olmak, şerefle yaşamak el­bette bir erdemdir. Ancak bazı kişilerin iftiraya uğradıklarında mücadele edip adlarını temize çıkarmak yerine intiharı seçtik­leri de acı bir gerçektir. Halbuki haksızlığa karşı çıkmak, haki­kat için savaşmak daha büyük bir erdemdir.

“Onurum için yaşarım” “Şerefime zerre kadar leke sür­dürmem” gibi ifadeler şüphesiz güzeldir ama bu tür ifadeleri, onur/şeref/haysiyet gibi kelimeleri fazla kullananlar ya şüp­heciler, ya kendini beğenmişler veya kendine güvensiz kimse­lerdir. Bu insanlar şerefli oldukları için değil, ama bu kişilik özellikleri yüzünden depresyona yatkındırlar.

Kişi olayları ya ak ya kara olarak değerlendirir. Ak-kara tarzında düşünenlerin tipik zihin yapısı şudur: “Bir işi ya mü­kemmel tamamla veya o işe hiç başlama.”

Bazı öğrenciler çok iyi çalışamayacakları bir derse hiç çalış­mamayı tercih edebilirler. Kimileri, yaptıkları ibadetin hiçbir zaman ulaşılamayacak derecede mükemmel olmasını o kadar çok isterler ki, sonunda ibadetten büsbütün kopma noktasına gelirler. Bir gelin kayınvalidesiyle kavgalıyken, kocasının, an­nesine yakınlık göstermesi karşısında “Bana hiç değer vermi­yor, varsa yoksa annesi” düşüncesine kapılabilir.

Ya hep ya hiççiler hayatta hep çıkmazlarla karşı karşıya ka­lırlar. Bunun sonu da elbette depresyondur.

Bazı insanlar tek bir olaydan genel sonuçlar çıkarırlar. Me­sela bir kardeş ağabeyinin yıllar önce kendisine ‘aptal’ demiş olmasını kıskanıldığı, sevilmediği şeklinde yorumlayabilir. Ki­misi, arkadaşı telefonuna cevap vermediği zaman “Herhalde şu anda müsait değil” diye düşünmez de, “Bu herif zaten ki­birli biri, insanlara değer vermez” sonucunu çıkarır. Münferit bir olumsuz olay, aşırı genellenerek bir mutsuzluk kaynağına dönüştürülür.

Kişi başardığı işleri küçümser ve değersizleştirir, hatalarını veya hatalı olarak değerlendirdiği davranışlarını ise kendi için­de büyütür. Çok seçkin okullardan mezun olmuş, mesleğinde son derece başarılı, üç yabancı dil bilen biri “İmkânlarım iyiy­di, babamın parası vardı, eğitimime önem verdi” diyerek kendi başarılarını görmezden gelebilir. Çok iyi İngilizce ve Almanca konuştuğu halde Fransızcaya yeterince hâkim olamamasını “Kafam çalışmıyor, aptalın tekiyim” şeklinde yorumlayabilir. Meslek hayatına yeni başlayan bir genç, acemilik döneminde herkesin yapabileceği hataları öyle büyütür ki, depresyon onun için kaçınılmaz hale gelir.

Kişi, hiç alakalısının olmadığı veya çok az bağlantısının ol­duğu olayları, tamamen şahsıyla ilgiliymiş gibi değerlendirir ve bu olayların olumsuz sonuçlarından kendisini sorumlu tutar. Aşın himayeci bir baba, 24 yaşındaki kızının trafik kazası geçir­mesi üzerine “Ehliyet almasına izin vermemeliydim” diye ken­dini suçlayabilir. Bir çalışan, işyerindeki gerginliklerden kay­naklanan sert üslûbu “Beni burada istemiyorlar, işi bırakmam için rahatsız ediyorlar” diye yorumlayabilir. Her türlü bakışı, sözü, eleştiriyi üstüne alınan birinin mutlu olması çok zordur.

Kişi içinde bulunduğu durumların veya yaşadığı olayların yalnızca olumsuz sonuçlarına odaklanır. Mesleğini sevmeyen bir doktor klinikte sadece ölen hastalarını görür. Acısını din­dirdiği, hayata döndürdüğü kişileri fark ermez. Titiz bir koca, karısının sevgi dolu ve iyi huylu biri olduğunu görmez; dikil­meyen söküklerden, iyi ısıtılmayan yemeklerden, ütüsü bozuk pantolonlardan yakınır durur. Bardağın hep boş tarafını gören birinin depresyona yakalanması oldukça kolaydır.

Kişi içinde bulunduğu durumlardan veya yaşadığı olay­lardan yeterli neden olmadığı halde sürekli olumsuz sonuçlar çıkarır. Babasını kalp hastalığından kaybetmiş birine, en ufak bir çarpıntı, ölüm habercisi gibi gelebilir. Babasının hastalığı­nın aslında irsi olmadığını bildiği halde, kendi sağlığından en­dişelenir. Kıskanç bir koca, karısının pazardan on dakika geç dönmesini aldatıldığı şeklinde yorumlayabilir. Bu tür yanlış düşünce ve yorumlar kişiyi yıpratır ve sonunda dep­resyona sokar.

İşlevsel olmayan şemalar: İşlevsel olmayan şemaların temelleri erken dönemde atılmakta, yaşam boyu devam etmektedir.

Depresyon tedavisinde kullanılan en önemli ve temel ilaçlar antidepresanlardır. Genellikle antidepresan ilaçlar etkilerini 15. günden sonra göstermeye başlarlar. Depresif durumdan tam olarak çıkmak 6. veya 8. haftalarda olur.

Eski kuşak antidepresan ilaçlar etkin olmalarına rağmen artık yan etkileri sebebiyle pek tercih edilmemektedirler. Ancak yan etkileri var diye bu ilaçların kullanılmaması gerekiyor gibi bir sonuç çıkarmamak gerekir. Çok ucuz ve etkin olmaları açısından hala önemli alternatif ilaçlar kategorisindedirler. Yan etkileri de doktor kontrolünde yavaş yavaş doz artımı yaptırıldığında bir iki hafta içinde kaybolmaktadır.

Yeni Kuşak Antidepresanlar: Mutluluk hormonu diye de adlandırılan serotoninin iktisatlı kullanımını sağlayarak etki gösteren ilaçlardır. Bu ilaçlara “serotonin geri alım inhibitörleri” de denir.

Bu ilaçlar yan etki açısından eski ilaçlara nazaran son derece güvenilir ilaçlardır. Yan etkileri genelde kullanıma başlanan ilk günlerde gözlenir. Sonradan kaybolur. Kişi ilaç almıyormuş gibi tedaviye devam edebilir.

Bu yan etki antidepresanların bence en tehlikeli yan etkisidir. Piyasada önüne gelene antidepresan yazan dâhiliye, fizik tedavi, kardiyoloji, dermatoloji v.s. uzmanlarının, pratisyen hekimlerin ve cerrahların bu yan etkiyi göz önünde bulundurmaları çok önemlidir. Kaş yapayım derken göz çıkarmamalı. Bu tür ilaçlar mutlaka bir psikiyatristin gözetiminde başlanmalı ve hastalar ona göre yönlendirilmelidir. Mani durumu gelişirse ilaç derhal kesilir ve antimanik tedaviye geçilir.

Kaygı, endişe, sıkıntı, huzursuzluk şikayetlerinin şiddetli olduğu depresyon hastalarında antidepresanlar etkisini gösterinceye kadar sıkıntı giderici yeşil reçete ilacalar kullanılabilmektedir. Halk arasında yeşil reçete ilaca karşı bir önyargı ve korku vardır. Kimileri yeşil reçete ilaç yazılmasını hastalığının çok şiddetli olmasına yorup aşırı mutsuzluk ve korku yaşar. Kimileri de bu ilaçların bağımlılık yapacaklarından korkar. Şunu bilmek gerekir ki bu ilaçların yazılmasının tablonun şiddetli olmasıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu ilaçlar endişe, korku, kaygı, bunaltı yaşayan insanlarda kullanıldığında bağımlılık potansiyeli taşımamaktadır. Eğer bu tür şikayetler olmadığı halde keyif amaçlı kullanılırlarsa bağımlılık riski taşırlar. O yüzden psikiyatristin reçeteye geçici olarak yazdığı bu ilaçları hekimin belirlediği bir süre içinde kullanılması gerekmektedir. Süreyi hekim belirler. Bazen tedavide bir noktaya gelip rahatlayan kişilerin uzun süre psikiyatriste gitmeyip tedaviye4 devam ettiklerini görüyoruz. Tedavinin bir süreç olduğunu, süreç bitene kadar psikiyatristle iletişimin koparılmaması gerektiğin bilmek gerekir. Aksi taktirde gereğinden fazla ve uzun süre ilaç kullanımı, hatta yeşil reçete ilaç bağımlılığı söz konusu olabilmektedir.

Eğer bir insanda tekmil bir depresyon oluştuysa bu mutlaka bir kimyasal bozukluğa işaret eder. O yüzden bir kişide dört dörtlük bir maför depresyon varsa onun mutlaka antidepresan tedaviye alınması gerekir. Eğer böyle bir durumda bitkisel tedavi yoluna sapılırsa yanlış yapılmış olur. Bu hem hastayı riske etmek ve zaman kaybetmesine sebep olmaktır. Ancak kişi depresyon kriterlerini karşılamıyor ve başka bir psikiyatrik rahatsızlığı düşündürmüyorsa hemen antidepresan ilaca sarılmak ilacın kötüye kullanımından başka bir işe yaramamaktadır. Mesela kötü bir olayın veya ruhsal travmanın ardından yaşanan demoralizasyon durumlarında etken olan olayı çalıştığınızda kişi rahatlamaktadır. Piyasada bu tür durumlarda etkeni ortadan kaldırmak yerine antidepresanlardan medet uman çok doktor var. Depresyonla demoralizasyonu karıştırmamalı, sebebe yönelik yaklaşımlarda bulunmalı. Bu tür durumlarda kişiyi etkeni ortadan kaldırana kadar rahatlatmak amacıyla destek niteliğindeki bitkisel ürünlerden istifade etmek mümkündür. Bu ürünlere göz atarsak:

Omega 3 ürünleri de faydalıdır: Omega-3 beyin büyüme faktörünü aktifleştiren ve beyin mewtabolizmasında rol oynayan önemli bir yağ asididir. Toparlanma sürecinde işe yarar. Melisa, Papatya, Rezene, kediotu, Ihlamur, Ada çayı, Sarı kantaron gibi bitkisel destek ürünleri ferahlık, rahatlık, teskiniyet sağladıkları için bu dönemde tüketilebilir. Ginseng ürünleri, zihinsel performansı artıran vitamin ürünleri geçici bir süre kullanılabilir. Özellikle D ve B vitamini ürünleri demoralizasyonda yardımcı olabilmektedir. Bu ürünlerin depresyon ilaçlarıyla kullanımında bir sakınca yoktur. Tekmil depresyonlarda da antidepresanlara ilaveten destekleyici olarak kullanılabilmektedir. Ancak yine de tedaviyi yöneten doktora danışmadan alınmamalıdır.

Antidepresanlar kati surette bağımlılık yapmazlar ve hiçbir yan etkileri kalıcı değildir. Ancak yeşil reçete ilaçların doktorun ön gördüğü sürede kullanılması gerekir. Onlar kontrolsüz kullanılırsa bağımlılık riski taşımaktadırlar. Antidepresanlar aniden kesilirse baş dönmesi, bulantı, ateş basması, elektrik çarpmış gibi hissetme, sinirlilik, huzursuzluk, hastalık belirtilerinde artış gibi kesilme reaksiyonu yaşanabilir. Bu kişiler ilacı tekrar aldıklarında bu belirtiler geçer. Bu durum “acaba bu ilaca bağımlı mı oldum” endişesine sebep olur. Bunun bağımlılıkla bir ilgisi yoktur. Uzun süre kullanımış olan hiçbir ilaç ağrı kesici dahi olsa aniden kesilmemelidir. Nitekim antidepresanlar tecrici olarak kesildiğinde bu yan etkiler ya hiç olmamakta ya da çok çok düşük şiddette olup 5-10 günlük bir süre sonrasında tamamen geçmektedir. Burada şu kural gündeme geliyor: İlaçlar uzmanla koordine olmadan kesilmemelidir.

Antidepresanlar hakkında basında ve sosyal medyada yalan yanlış birçok haber çıkar. Evet, antidepresanların kötüye kullanıldığı bir gerçek, bunu önlemek şarttır. Ancak bu mücadeleyi verirken ilacın kullanılması gereken durumları göz ardı etmemek gerekir. Depresyon çok ciddi bir rahatsızlıktır ve depresyonlu hastaların %15’i intihar sonucu hayatını kaybetmektedir. Lüzumsuz ilaç kullanımına karşı mücadele edelim, ama olayın bu tarafını da ihmal etmeyelim.

Birçok antidepresan kullanan kişi ilk başlarda dalgınlık, unutkanlık, uyuşukluk gibi şikayetlerden yakınır. Bu yüzden “acaba bu ilaçlar beynime bir zarar mı verdi” diye kaygılanırlar. Hâlbuki bu yan etkiler geçicidir. Antidepresan ilaçların zamanla yan etkilerine tolerans gelişir, yani yan etkileri kaybolur tedavi etkileri öne çıkar. Antidepresanlar zihinsel performansı azaltmaz artırır.

Halk arasındaki mitlerden biri de antidepresanların kansere yol açtığı düşüncesidir. Bu tamamen yanlış bir bilgidir. Tam tersine antidepresanlar immün sistemi güçlendirerek kanser tedavisine katkıda bulunurlar. Yapılan araştırmalar antidepresan tedavi ve psikolojik destek alan kanser hastalarının almayanlara göre daha uzun olduğunu ortaya koymaktadır. Tedavi edilmeyen depresyonun ise kanserde sürviyi (yaşam süresini) olumsuz yönde etkilediği tespit edilmiştir.

Depresyon tedavisinin en büyük açmazlarından biri rahatsızlığın tekrar etmesidir. Antidepresan tedavi tekrarlama riskini tamamen ortadan kaldıramıyor. Kabaca hastaların %40’ı tam şifaya kavuşurken, %40 kadarı arada depresif sorunlar yaşasa da eski şiddette bir depresyon yaşamaz, %20’si ise sürekli tekrar eder. Depresyon o kadar acı verici bir durumdur ki tedavi gören bireylerde en büyük kabus bir daha böyle bir depresyonu yaşamak olur. O yüzden kişide tekrar eder endişesiyle ilaçları kesme korkusu gelişir.

İlk ataklarda en az 1-1.5 yıl tedaviyi sürdürmek gerekir. İkinci tekrarda bu süre 2-3 yıl, üçüncü tekrarda 5 yıl olmalıdır. Eğer sık tekrarlayan bir depresyonsa ömür boyu koruma tedavisi önerilir.

Tekrarlama riskini en aza indirgemek sadece ilaçla olmaz. Depresyona yatkınlığı artıran kişilik özellikleri, kişinin stres karşısındaki tutumu ve yaşam stili gözden geçirilmelidir. Bunun için antidepresan ilaç tedavisine mutlaka psikoterapileri eklemek gerekir. Psikoterapiler tekrarlama riskini azaltmada en etkili yöntemlerdir. Çünkü ilaçlar sonuca etki ettikleri kadar sebebi etkileyememektedirler. Sebepleri ortadan kaldırmedıkça tekrarlama riski hep olacaktır.

Antidepresanların etkisi 3. haftadan sonra görülmeye başlar. Bu zaman zarfında sabredip etkinliği beklemek çok önemli. Bazen kişilerin ilacı alır almaz depresyonunun geçmesi gibi bir beklentisi oluyor. Maalesef bu şekilde sihirli bir değnek gibi tabloyu düzeltecek bir tedavi henüz bulunabilmiş değil. Etkinin geç oluşmasının sebebi beyindeki reseptör dediğimiz alıcı aygıtların sayılarının aylar içinde azalıp çoğalabilmesidir. Bu yapıların günler içinde düzelmeleri mümkün değildir. O yüzden belli bir zamana ihtiyaç olmaktadır. Ancak antidepresan tedavi başladıktan sonraki 5-6 haftalık süreçte hala bir düzelme ve eskisine nazaran bir iyiye gidiş söz konusu değilse mutlaka değişik bir şeyler yapmak gerekir. Hastalarımızdan: “Hocam bir değişiklik olmadığı halde doktorum sürekli “geçer geçer, sabret” diye cevap verdi. Artık dayanacak gücüm kalmayınca doktorumu değiştirmek zorunda kaldım” yakınmalarını sıkça duyuyoruz. Hekimin prensip olarak “hastam için acaba daha neler yapabilirim, yapmam gereken başka bir şey var mı” sorusunu sorması gerekir. Eğer yeterli süre ve dozda ilaç etkinliğini gösterememişse ya başka grup bir antidepresana geçilmeli ya da mevcut antidepresanın etkinliğini güçlendirecek bir ilaç tedaviye eklenmelidir. Tedavide algoritma dediğimiz bir yapılanma vardır. Hekimin bu düzen ve sırayı kendi deneyimleriyle birleştirip hastasını depresyondan çıkarmanın yolunu araması gerekir. Bütün yapılanlara rağmen bir düzelme gözlenmiyorsa dirençli bir depresyon var demektir. İşte burada ilaç harici yöntemler ve sebebe yönelik psikoterapi yöntemleri önem arz etmektedir.

Gebelikte antidepresan kullanımı pek önerilmez. Ancak annenin depresyonu çocuk için çok tehdit edici boyuta geldiyse bebeğe zararı dokunmayacağı düşünülen ilaçlar verilebilmektedir. Çok şiddetli ve yüksek doz ilaç kullanımı gerektiren depresyon tablolarında da ilaç harici yöntemler etkili olabilmektedir. Elektroşok ve TMU (manyetik uyarım tedavisi) gebelerde hayat kurtarıcı olabiliyor.

İlaç kullanımının riskli olduğu durumlarda EMDR yöntemi anne adaylarının imdadına yetişebiliyor. Kaygısı, bunaltısı, aşırı mutsuzluğu olan hamile kadınlarda EMDR geçmiş travmaların yarattığı yükü azaltarak son derece rahatlatıcı, hatta tedavi edici olabilmektedir. Eğer depresyon travmatik yaşantıların tetiklenmesiyle oluştuysa EMDR kısa sürede rahatlama sağlamaktadır.

Terapi yaklaşımı hangi psikiyatrik rahatsızlıkta olursa olsun mutlaka uygulanması gereken bir yaklaşımdır. Yapılan araştırmalar, ilaç tedavisine terapinin eklenmesinin başarı oranını ikiye katladığını göstermektedir. Sebebe yönelik etkisinin olması terapileri tedavide önemli bir noktaya taşıyor. Birçok psikoterapi yaklaşımı vardır. Kişinin faydalanacağı yöntem hangisiyse hekim onu tavsiye etmektedir.

Erken dönem yaşantıları, eğer travmatik ise hastanın kendisini ve dünyayı algılamasında işlevsel olmayan kognitif şemaların gelişmesine yol açmaktadır. İşlevsel olmayan bu bilişsel düşünce kalıpları depresyon gelişimine zemin hazırlar. Mesela “ben işe yaramazın tekiyim, hiçbir değerim yok, beceriksizim, her şey aksi gidiyor, bütün olumsuzluklar beni buluyor” gibi düşünceler depresyona yatkınlığı artırır. İlaçlar biyolojik kaynaklı depresif düşünceleri düzeltebilir, ama çocukluk yaşantılarından edinilmiş olumsuz otomatik düşünceleri olumluya dönüştüremez. Bu düşünceler dönüştürülemediği müddetçe kişi için hep bir depresyon riski söz konusu olur. Bilişsel davranışçı terapilerde, kişinin önce bu olumsuz otomatik düşüncelerini fark etmesi sağlanır. Sonra bunların kaynakları araştırılır ve sorgulanır. Sonra da bu düşüncelerin temelindeki inançların değiştirilmesine çalışılır. Bu terapi yöntemi iyileşmeyi hızlandırır, depresyonun tekrarlamasını engelleyecek baş etme becerilerini kişiye kazandırır ve hem depresyon hem de olumsuz olaylar karşısında daha güçlü durabilmesini sağlar.

Birçok depresyon türünün geçmişte yaşanmış yoğun ve tekrarlayıcı travmatik yaşantılar sebebiyle olduğunu biliyoruz. Bu travmatik yaşantılar beyin tarafından işlenemediği için bellek boşluklarında canlılıklarını muhafaza etmekte ve kendilerini tetikleyen bir olay sonrasında depresif bir nöbete sebep olmaktadırlar. EMDR yöntemi beynin zamanında işleyemediği travmatik anıları tespit edip işlemek suretiyle depresyon tedavisine büyük katkı sağlamaktadır. Yöntem aslında beynin travmalar karşısında uyguladığı modeli dayanak alan bir yöntemdir. Travmatik olayları beyin uykunun rüya fazı da diyebileceğimiz REM (hızlı göz küresi hareketleri) döneminde, göz kürelerini sağa sola oynatmak suretiyle işler. Rüyaların görüldüğü bu dönemde bir yandan günlük yaşananlar bir yandan da geçmişte işlenememiş anılar işlenmeye çalışır. Bu işleme esnasında ortaya çıkan görüntü ve sesler de rüyayı oluşturur. Ancak bazen bu faaliyet bazı travmaları işlemede yetersiz kalabilmektedir. İşte bu işlenememiş anılar depresyon için risk unsuru olmaktadır. Öte yandan depresyonun kendisi de travmaların işlenme performansını düşürür. Bunun depresyonda rüya döneminin etkinliğinin azalmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Depresyonda hiç rüya görülmemesi ve REM döneminin zayıflaması önemli bir elektrofizyolojik bulgudur.

EMDR uygulamasında önce bu işlenmemiş anılar ve bugünkü tetikleyiciler belirlenir. Sonra geçmişteki anılar ve bugünkü tetikleyiciler işlenir. İşleme sonrasında kişi hem geçmiş travmalarına hem de bugünkü tetikleyicilere duyarsız hale gelir. Duyarsız hale gelmesi artık o anılardan ve durumlardan etkilenmemesi demektir. En son aşamada kendisini rahatsız eden tetikleyici durumlarda arzu edilen davranış belirlenir ve yeniden süreçleme çalışmasıyla beyne yerleştirilir. Artık kişi o durumu doğru okumayı ve arzu edilen şekilde karşılamayı başarır hale getirilir.

Doç. Dr. Adnan Çoban

PSİKİYATRİST-PSİKOTERAPİST

Depresyon Okul Başarısını Azaltıyor hakkında bilgi almak isterseniz eğer ki; İlgili linke tıklayabilirsiniz.İlgili link: https://www.adnancoban.com.tr/depresyon-okul-basarisini-azaltiyor

Bakan Koca, Koronavirüs Bilim Kurulu Toplantısının ardından açıklamada bulundu – Haberso

“Düğün, nişan gibi törenlerde toplum sağlığı adına ‘gözlemci’ bulundurulması yönünde hazırlık söz konusudur” “Asker uğurlamasında ne uğurlayan ne de uğurlanan h…

Bakan Koca, Koronavirüs Bilim Kurulu Toplantısının ardından açıklamada bulundu - Haberso

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, “Düğün, nişan gibi törenlerde toplum sağlığı adına gözlemci bulundurulması yönünde hazırlık söz konusudur.” dedi.

Koca, Sağlık Bakanlığı Bilkent Yerleşkesi’nde, Koronavinüs Bilim Kurulu Toplantısı sonrasında düzenlenen basın toplantısında, açıklamalarda bulundu.

Dünyanın salgın gündeminin devam ettiğini belirten Koca, “Gücümüze güç katmamız gereken günlerdeyiz. Uzun bir mücadelenin devamında, iyi bir yerdeyiz. Fakat bulunduğumuz yerde durduğumuz her gün kayıptır.” ifadesini kullandı.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Direktörünün (Tedros Adhanom Ghebreyesus), son açıklamalarında salgına karşı hiçbir ülkenin güvende olmadığı uyarısında bulunduğunu hatırlatan Koca, şunları söyledi:

“Tedros’un açıklamasında yer alan şu bilgi hepinizin dikkatini çekecektir. Salgının ilk üç ayında tüm dünyada toplam vaka sayısı 400 bindi. Sadece geçen hafta sonunda, 400 binden fazla insana Kovid-19 tanısı kondu. Sizden şu anda, dünyada yaklaşık 12 milyon Kovid-19 vakası olduğunu ve 550 bine varan can kaybı yaşandığını hatırınızda tutmanızı istirham ediyorum.”

Pek çok ülkenin sağlık sisteminin çökme tehlikesi yaşadığına işaret eden Koca, “Refah toplumlarında dinginliğin yerini kargaşa aldı. Ülkemizin durumu birçok yönden iyi olmakla birlikte, ilk can kaybımızı açıkladığımız 11 Mart gecesindeki acımız devam ediyor.” diye konuştu.

Dün 19 hastanın daha koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiğini hatırlatan Koca, “Umutlarını son ana kadar koruyan 19 aile sizce neler düşünüp, neler hissetti? Sizden bu ölümlerin önlenebilir sebeplere bağlı olduğunu hep hatırlamanızı rica ediyorum.” dedi.

Koronavirüsten kaçınmanın mümkün olduğunun altını çizen Koca, hastalığa yol açan virüsün, solunum yoluyla bulaştığını, maskenin tüm dünyada kabul gören önemli bir tedbir olduğunu belirtti.

Yakın mesafede maskenin tek başına yetersiz olduğuna dikkati çeken Koca, “Mesafe kuralı da bu nedenle tüm dünyada tartışılmaz bir tedbirdir. El temizliği ise olmazsa olmaz bir kuraldır. Dünya, hastalığın yayılmasına karşı her ne başarı gösteriyorsa bunu, bu kurallara uyabildiği ölçüde gösteriyor. Vakaların tırmandığı ve salgının kontrolden çıktığı ülkeler, tedbirlerin ya terk edildiği veya zaten yetersiz olduğu ülkelerdir. Tedbirlere uyumun kolay olmadığını, yüzde yüz uyumun sağlanamayacağını biliyoruz. Yaşayıp geldiğimiz hayat, bu tedbirlere göre düzenlenmiş bir hayat değildir.” şeklinde konuştu.

“İstatistiklere göre aralarından bir bölümü yoğun bakıma gidecek. Bir kısmı solunum cihazına bağlanacak. Aralarından belki bilincini kaybeden olacak. Sizce bu hastalar Kovid-19’a, kurallara acaba kendileri uymadıkları için mi yakalandı? Cevabınız ‘evet’ ise tekrar düşünmenizi istiyorum. Hastalığın bulaşmasını, kurallara karşılıklı uyarsak önleyebiliyoruz. Demek ki kurallara uyarken aynı anda iki amacımız var. Kovid-19’a yakalanmamak, Kovid-19’u yaymamak.”

“Nişan törenleri, düğünler, taziyeler, pazar yerleri, alışveriş merkezleri, toplu taşıma araçları, asker uğurlamaları, sahiller ve plajlar. Açık veya kapalı, fakat kalabalık, diğer ortak mekanlar. Tatile gidenler, Kovid-19 tedbirlerinin tatilcilerin lehine olduğunu bilmelidir. Büyük kentlerin kalabalığından uzaklaşanlar, eğer başka kalabalıkları tercih etmez, mesafe kuralını fazlasıyla uygularsa buna müteşekkir kalırız.

Düğünlerde, bir çiftin sevincine yarın gölge düşürme korkusu bile tek başına tedbirlere uymak için yeterli olmalıdır. Filiasyon çalışmalarında çok sayıda vakanın kaynağının düğünler olduğunu gördük. Cenazeler, taziyeler, mevlitler yeni acılara sebebiyet vermemelidir. Temaslı taramalarında birçok kez karşımıza bu olaylar çıkmaktadır. Asker uğurlamasında ne uğurlayan ne de uğurlanan hiç risk almamalıdır. Sağlık da vatani göreve saygı da bunu icap ettirir. Gençlerimiz, testi pozitif çıkan Mehmetçikten mesuldür.”

Sağlık Bakanı Koca, devletin bazı tedbirleri uygulamaya koyduğuna işaret ederek, “8 ilimizde asker uğurlamaları yasaklanmıştır. Din görevlilerimiz; cenaze merasimi, taziye, mevlit, toplu ibadet kaynaklı riskleri önlemek için çalışma başlatmıştır. Güvenlik güçlerimiz, pazar yerlerinde yaptırım içeren tedbirler almaktadır. Düğün, nişan gibi törenlerde toplum sağlığı adına ‘gözlemci’ bulundurulması yönünde hazırlık söz konusudur.” bilgisini verdi.

Sağlık Bakanlığının özellikle bugünlere özgü risklere karşı başta İçişleri Bakanlığı, Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere birçok bakanlığının iş birliği içinde olduğunu belirtti, amacın tedbirlerin daha yaygın uygulanması olduğunu dile getirdi.

Kovid-19 ile mücadelenin birlikte verilmesi gerektiğini vurgulayan Koca, “Bu işte kendini düşünen toplumu da düşünmüş olur. Kendini riske atan topluma karşı sorumluğunu da çiğner. Demek ki konunun ahlaki bir tarafı var. Bunu göz ardı edemeyiz.” dedi.

“Hıfzıssıhha kurullarımızdan ve emniyet teşkilatımızdan verilen bilgilere göre; son 1 hafta içinde 81 ilimizde Kovid-19 tedbirlerine uymadığı için yaklaşık 18 bin kişiye para cezası kesilmek zorunda kalınmıştır. Tedbirlere uyum kendiliğinden olabilmeliydi. Yaptırıma hiç ihtiyaç duyulmamalıydı. Maske, mecburiyet getirilmemiş bile olsa kullanılmalıydı. Mesafe hiç değilse saygının şartı kabul edilmeliydi. Bu yaptırımlar devam etmektedir. İl Hıfzıssıhha Kurulları ihtiyaç duydukları kararları almaktadır.”

“Kabul edelim ki mücadelenin uzunluğutüm dünyada olduğu gibi kısmen bizde de rehavete yol açtı ama son 10 gün içinde gerileme gösterdiğimiz yerden toparlanabileceğimizi de kanıtladık. Yeni vaka sayılarımız 1000 seviyelerinde. Yeni vaka sayılarının neden bu seviyede kaldığının da sebebi belli. Diyarbakır, Konya, Adana, Gaziantep, Şanlıurfa başta olmak üzere bazı illerde hastalık pik seviyesine ulaşıyor. Bu şehirler en yüksek vaka sayılarını yeni görmektedir. Buralardaki vaka artışlarının ancak tedbirlerin gücüyle azalacağını, daha stabil hale geleceğini düşünüyoruz. Mevcut durum Türkiye ortalamasına ilişkin genel dağılımdan çok belli şehirlerdeki artışlardan kaynaklanmaktadır.”

“Bunu bizim de hesaba katmamız kaçınılmazdır. Kovid-19 salgınıyla mücadele hayatımızın bir parçasıdır. Fakat hayat bundan daha büyüktür. Mücadelemizi verirken hayatın da hakkını verelim. Yeter ki kurallara uyalım. Mücadele gücüne iyimserler, yaşamı sevenler sahiptir. Farkında olalım. Üzerimizde bir yorgunluk var. Bu yorgunluğun nedeni bu salgındır. Bu yorgunluğu üstümüzden atalım. Mücadelede yerimizi koruyalım. Terk etmişsek yerimizi yeniden alalım. Salgına karşı 83 milyon bir olalım.”

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Kovid-19 salgınına ilişkin, “Son üç gün ortalamasıyla en çok vakanın görüldüğü 7 il, İstanbul, Ankara, Gaziantep, Konya, Mardin, Diyarbakır, Şanlıurfa.” dedi.

Koca, Sağlık Bakanlığı Bilkent Yerleşkesi’nde, Koronavirüs Bilim Kurulu Toplantısı sonrasında düzenlenen basın toplantısında açıklamalarda bulundu.

Toplantıda gösterdiği slaytlarla ilgili bilgi de veren Koca, Türkiye’nin en fazla hastayı beşinci haftada gördüğünü belirtti.

İkinci slaytta ise illerin pik yapma durumunun gösterildiğini anlatan Koca, “İstanbul’un piki tamamladığını, giderek aşağı doğru düşen bir tablo olduğunu görüyoruz.” ifadesini kullandı.

“Anadolu’daki illerimizde yani Trabzon 6’ncı, Kayseri 7’nci haftada, diğer illerimizde ise 14’üncü haftada Hakkari, Kütahya, 15’inci haftada Batman, Şırnak, Antep, 16’ncı haftada Bursa, Konya, Mardin, Van, 17’nci haftada Ankara, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Afyonkarahisar’ın piki oluşturma döneminde olduğunu görmüş oluyoruz. Yani Anadolu’da 1’inci dalga halen devam ediyor. Sayılardaki artış da yukarıda pikini tamamlayan illerin daha stabil olduğunu ama aşağıda Anadolu’daki, Doğu ve Güneydoğu’daki illerimizde bahsettiğim pikini tamamlama durumunda olan illerimizdeki artış da toplam vaka sayısının düşmemesine, belli bir yerde stabil kalmasına sebep olmakta.”

Bakan Koca, filyasyon çalışmalarını önemsediklerine işaret ederek “Salgının kontrol altına alınmasının en önemli unsurlarından biri saha temaslı taraması yani o da pozitif bulduğumuz vakanın bulunduğu odağa inerek temaslı taramasıyla izolasyonu erken dönemde yapabilir olmak ve semptomu olan hasta grubunu da erken tedavisini başlamak üzere yapılan ve dünyadan da bizi farklı kılan önemli bir çalışma. Burada yüzde 99,4’e kadar ulaştığımızı ve bugüne kadar 1 milyon 364 bin 614 kişinin bu anlamda temaslının tarandığını ve ortalama filyasyon süremizin de baştan 48 saat iken şu an ortalama 26 saate, son haftalarda da 12 saate kadar indiğini söyleyebilirim.” şeklinde konuştu.

Bir başka slaytın da ortalama yoğun bakımda kalış süresinin tedavi başarısıyla orantılı olarak giderek düştüğünü gösterdiğini anlatan Koca, bu tablonun yatış süresinin 21-22 günden 3 günlere indiğini, ortalama yoğun bakım sürelerinin 18-20 günden 2 günlere kadar indiğini gösterdiğini aktardı.

Koca, “Son üç gün ortalamasıyla en çok vakanın görüldüğü 7 il, İstanbul, Ankara, Gaziantep, Konya, Mardin, Diyarbakır, Şanlıurfa. Ayrıca son 3 gün en az vaka görülen 7 il ise sırasıyla, Tunceli, Artvin, Iğdır, Erzincan, Bayburt, Kırklareli ve Bilecik.” ifadelerini kullandı.

Basın mensuplarının sorularını da yanıtlayan Bakan Koca, kurul gündemine yaklaşan Kurban Bayramı’na yönelik tedbirlerin gelip gelmediği ve sokağa çıkma kısıtlamasının olup olmayacağına yönelik bir soru üzerine, şu değerlendirmede bulundu:

“Bugün kısmen Bilim Kurulunda gündeme geldi, sesli tartışıldı ama bir öneri noktasına gelmedi. Özellikle önümüzdeki haftalar geçen hafta da bahsettiğim şekliyle salgının seyrine göre bu konudaki öneriler daha netleşmiş olur. Burada temelde ülke genelinde bir sokağa çıkma yasağı gündeme gelmedi ama birtakım tedbirlerin olabileceği, özellikle il bazında yer yer kısıtlamaların gündeme gelebileceği çünkü il bazında eğer vaka artışının yoğun olduğu iller söz konusu olursa oradaki tedbirleri biraz daha sertleştirmek gerekebilir.

Bunu da bayrama doğru illerdeki vaka seyrine göre İl Hıfzıssıha Kurulları bütün kararları almaya zaten yetkili, dolayısıyla bu anlamda il bazında birtakım kısıtlamalar söz konusu olabilir. Gelecek hafta yine konuşmuş olacağız.”

Türkiye genelinde uygulanan antikor testinin bu hafta sona ereceğini söylediği hatırlatılarak “Test tamamlandı mı, tamamlandıysa veriler ne yönde?” şeklindeki soru üzerine ise Koca, “Testler aslında tamamlandı geçen hafta fakat çalışmayı kabul etmeyen her birey için belirlenen TÜİK tarafından belirlenen her birey için iki de yedek belirtilmişti. İki yedeğin de kabul etmediği 18 bine yakın kişi oldu. Bununla ilgili çalışmayı bu noktada da bitirebilirdik, 18 bin eksikle, böyle olsun istemedik çünkü uluslararası ciddi bir yayın olacağını ve bu anlamda önemli bir çalışma olacağını biliyoruz.” ifadesini kullandı.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Direktörünün (Tedros Adhanom Ghebreyesus) bugün Türkiye’ye geleceğini ve yarın toplantı yapacaklarını anlatan Bakan Koca, “Bu mesela bizim önemle konuşacağımız, üzerinde tartışacağımız ülkemizin durumunu belirten bir çalışma olacak. 18 bin ilave kabul etmeyen kişilerin yerine yeni 18 bin kişinin bize sunulmasını istedik. Zannediyorum önümüzdeki 1-2 gün içerisinde verilmiş olacak. 18 bin kişinin tamamlanmasıyla muhtemelen haftaya açıklamış oluruz.” dedi.

Milli Eğitim Bakanlığının okulların açılacağını açıkladığı hatırlatılarak bu doğrultuda Bilim Kurulunun normalleşme rehberindeki 4 metrekareye 1 öğrenci tavsiyesinin uygulanabilirliğine ilişkin bir soru üzerine Koca, şunları söyledi:

“Uygulanamayacak hiçbir şeyi biz önermek istemeyiz. Uygulanabilir olduğuna taraflarca tartışıldıktan sonra öğrencilerimiz, çocuklarımız, evlatlarımız için en uygun olan çözüm şeklini geliştirmek noktasında bir yaklaşım içinde oluruz. Açıklanan özetle şöyle bir durum, 31 Ağustos’ta okulların açılacağı, bir takvimin belirtilmesi gerekiyor olduğu için açıklanmış oldu ama 31 Ağustos’a doğru eğer salgının seyrinde bir farklılık olursa bu durumda da gerektiğinde daha önce yapıldığı gibi on-line, uzaktan erişim veya hibrit birtakım yöntemler önerilebilir Bilim Kurulu tarafından. Karar bu durumda zaten Bakanlar Kurulunun alacağı bir kararla söz konusu olmuş olur.”

“Boş alanın 4 metrekareye bir kişi olması şeklinde değil sınıfta özellikle 1 metre mesafenin korunması, toplam kapalı alan içinde en fazla 4 metrenin geçerli olması. İlkokul, ortaokul, lise gibi detaylarıyla ilgili de ilgili taraflarla zaten bizim Halk Sağlığı ekibi, Bilim Kurulu ekibi önümüzdeki günlerde çalışmaya devam ediyor olmuş olacaklar bazı okullar için diyelim beden eğitimi veya hareketin çok yoğun olduğu yerler için bu metreleri 4 metre kadar belki şekillendirmek gerekli olabilir.

Yani bunu daha detaylandırmak üzere önümüzdeki haftalar ayrıca üzerinde yoğun çalışılacağını, detayları o durumda Milli Eğitim Bakanlığımızla birlikte zaten tekrar açıklamış olacağız. Orada açıklanan daha çok genel planda en fazla 4 metrekare kapalı alan şeklinde söylenen detaylarıyla da ilgili okulun niteliğine göre bununla ilgili çalışma yapılmış olacak.”

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, yeni koronavirüs hastalığının tedavisinde kullanılan “favipiravir” isimli ilaca ilişkin, “Türkiye’de imalatı için 4 firma tarafından müracaat edildi. 1-2 gün içerisinde ruhsat süreçleri bitmiş olacak. Artık bu ilacı hem uluslararası boyutuyla satabilecek hem de kendi hastamıza yoğun olarak kullandığımız bu ilacı 4 firmayla gerçekleştirmiş olacağız.” dedi.

Koca, Sağlık Bakanlığı Bilkent Yerleşkesi’nde, Koronavirüs Bilim Kurulu Toplantısı sonrasında düzenlenen basın toplantısında açıklamalarda bulundu, basın mensuplarının sorularını yanıtladı.

“Mevsimsel griplerin önlenmesi için grip aşısını öneriyor musunuz?” sorusu üzerine Bakan Koca, grip aşısını özellikle riskli grup, belli bir yaşın üstündeki vatandaşlar için önerdiklerini ifade etti.

Grip aşısına bu sene geçen yıla oranla daha fazla talep geleceğini düşündüklerini belirten Koca, “Geçen yıldan daha fazla sipariş verdik. Bu yıl için grip aşısı sorunu yaşanmayacağını söyleyebilirim.” diye konuştu.

Bir gazetecinin, “Milli Eğitim Bakanlığı yetkililerinin belirlediği kuralların okullarda uygulanmasının çok zor olduğunu söylediler. İleride bu kurallarda bir değişiklik olabilir mi?” sorusuna ise Bakan Koca, “Salgının seyrinde bir farklılık olmazsa 31 Ağustos’ta okullar açılmış olur. Eğer salgının seyrinde bir farklılık söz konusu olursa eğitim devam eder ama bu uzaktan eğitim tarzında, online tarzında veya hibrit farklı yöntemler olabilir. Bununla ilgili Bilim Kurulu önerisini yapar. O durumda zaten bildirilmiş olur.” yanıtını verdi.

Bakan Koca, “4 metrekare” kuralının her okul için önerilmediğine dikkati çekerek, “Okulun kapalı alanı en fazla 4 metrekare olmak üzere ve okulun da niteliği yani ilkokul, ortaokul, lise veya spor ve benzeri hareketliliğin fazla olduğu alanlar düşünülerek detaylı bir çalışma Milli Eğitim Bakanlığıyla birlikte yapılıyor. Önümüzdeki haftalar gereken açıklama yapılır. Her sınıfta 4 metrekareye bir kişi şeklinde bir algı olmamalı.” dedi.

Öğrencilerin maskeli okula gitmesi konusuna ilişkin de Koca, “Sırasına oturduğu ana kadar maskeli olmasını önemsiyoruz ama devamında maskeyi takma zorunluluğu olsun istemiyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un Türkiye’ye yönelik seyahat uyarısının kaldırılması için Almanya’yı ziyaret ettiklerinin anımsatılması ve görüşmenin ayrıntılarının sorulması üzerine Bakan Koca, Sağlık Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Emine Alp Meşe’nin görüşmelere katıldığını ve Robert Koch Enstitüsü’nde sunum yapması için Meşe’nin özellikle davet edildiğini söyledi.

Meşe’nin sunumundan yetkililerin çok etkilendiğini ifade eden Koca, dün Robert Koch Enstitüsü direktörünün Meşe’yi aradığını ve Türkiye’den faydalanmak istediklerini ifade ettiklerini aktardı.

Bakan Koca, “Özellikle bu kararların başka saiklerle yer yer alındığını da biliyoruz, umarım bu anlamda yapılan görüşme ve etkilenildiği söylenilen görüşme başka saiklerle farklı sonuçlara yol açmaz. Biz önümüzdeki günler bu anlamda bizim talebimiz doğrultusunda özellikle bazı bölgelerimizle ilgili olumlu sonuçlanacağına inanıyoruz.” dedi.

“Aşıyla ilgili hayvan çalışmaları devam ediyor. Şu ana kadar sürecin başarılı seyrettiğini söyleyebilirim. Aşıyla ilgili eylül ve ekim ayında klinik çalışmalara Sağlık Bakanlığı sorumluluğunda geçebileceğimizi düşünüyorum. Dolayısıyla esas, klinik çalışmalardaki sonuçlar olmuş olacak. O dönem zannediyorum 3-4 ay kadar klinik çalışmanın sürebileceği ay olacak. O döneme geçildiğinde de daha detaylı açıklamaları yapmış oluruz. Daha önce antiviral olarak kullanılan favipiravir ilacı söz konusuydu. Biz bu ilaçtan epey fayda görmüştük. Dünyanın ve Çin’in daha çok entübe olan hastalarda kullandığı bir ilaçtı. Bizim geç dönemde kullanımın fayda sağlamadığını gördüğümüz, bununla ilgili çalışmada önümüzdeki dönemde yayımlanmış olur.

Erken dönemde bu ilacın kullanımının daha faydalı olduğunu biliyoruz. Bu çerçevede de uygulamayı rehberde değiştirdik. Bu ilacın kullanımı da her geçen gün artmakta ve oldukça da diğer ilaçlara göre pahalı olan bir ilaç. Biz artık Türkiye’de imalatı için 4 firma tarafından müracaat edildi. 1-2 gün içerisinde ruhsat süreçleri bitmiş olacak. Artık bu ilacı hem uluslararası boyutuyla satabilecek hem de kendi hastamıza yoğun olarak kullandığımız bu ilacı 4 firmayla gerçekleştirmiş olacağız.”

“O dönemde daha çok kovidli hastayı yatırdığımız dönemdi, şu an ağırlıklı acil olmayan hastaları da aldığımız, bu hastalarla birlikte toplam yüzde 59-61 doluluktan bahsediyoruz. Yoğun bakımda olan hasta sayımız solunum cihazına bağlı 406 hastamız var. Yoğun bakım yatak sayımız 27 bine ulaştı, cihaza bağlı olmayıp yoğun bakımda olan hasta sayımız da 1172. Herhangi bir sorun olmadığını söyleyebilirim.”

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, kamuda vardiya sistemine geçmek gibi bir durumun gündemde olmadığını bildirdi.

Koca, Sağlık Bakanlığı Bilkent Yerleşkesi’nde, Koronavirüs Bilim Kurulu Toplantısı sonrasında düzenlenen basın toplantısında açıklamalarda bulundu, basın mensuplarının sorularını yanıtladı.

“Herhangi bir ülkede aşı bulunduğunda, bunun dünyaya yayılımı nasıl olacak? Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ile bu konuda bir görüşmeniz oldu mu? Yarın bu konu görüşülecek mi? Türkiye’nin bu konudaki çalışması nedir?” soruları üzerine Koca, yarın DSÖ yetkilileriyle yapılacak görüşmede, aşı konusunun gündeme geleceğini söyledi.

Koca, yeni tip koronavirüsle (Kovid-19) mücadele kapsamındaki aşı çalışmalarında iş birliğinin önemine işaret ederek “Bu anlamda karşılıklı klinik çalışmalara izin vermek şeklinde Rusya ile zaten iş birliği içindeyiz, Çin’le de görüşmelerimiz devam ediyor.” bilgisini paylaştı.

“Değişen vaka sayılarına göre, özellikle kamuda vardiya sistemi gibi çalışma düzeni olabilir mi? Düğün, asker karşılaması gibi törenlere ilişkin bazı kısıtlamalar var ama yeni bir düzenleme ya da kısıtlama olabilir mi?” sorularını da Bakan Koca, “Kamuda vardiya sistemine geçmek gibi bir durum şu an gündemimizde yok.” şeklinde cevapladı.

Koca, asker uğurlaması gibi etkinliklere ilişkin, vaka sayısının arttığı riskli görülen illerde, il hıfzıssıhha kurullarınca bazı kararların alındığını hatırlatarak “Bunun sayısı artabilir. Benzer şekilde düğünlerde de il hıfzıssıhha kurulları, yeri geldiğinde bunu, eğer salgının seyrinde il bazında bir farklılık söz konusu ise farklı bir karar her zaman alabilme yetkisine sahip. Bu, tamamen salgının seyrine göre, bölge bazında her zaman her türlü karar alınabilir. Bu il, ilçe veya mahalle bazında olabilir.” ifadelerini kullandı.

CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici’nin “1930 yılında Hıfzıssıhha Kanunu’nda bilim kurulunun oluşturulmasının öngörüldüğüne ve bununla ilgili bir ödenek olduğuna” ilişkin iddialarının hatırlatılması üzerine ise Koca, “Ben doğrusu son derece üzüldüm. Sayın vekil arkadaşımızın bu konuda bilgilenmiş olmasını ümit ederdim. Bilim Kurulu’ndan hiçbir üyemiz hiçbir ödenek almamaktadır. Tamamen gönüllülük esasına dayalı olarak bu vazifeyi yürütmektedirler.” değerlendirmesinde bulundu.

“Evet, Hıfzıssıhha Kanunu içinde Sağlık Şurası söz konusu fakat süreçte Sağlık Şurası kaldırıldı. Devamında Anayasa Mahkemesi’nin özellikle adli bilirkişiliği Sağlık Şurasının kaldırmasıyla, Cumhurbaşkanlığı 1 numaralı kararnamesiyle Sağlık Şurası kaldırılmış oldu. Yani Sağlık Şurası şu an yok. Olmayan Sağlık Şurasının Bilim Kurulu olur mu? Bilim Kurulu olmayıp ödenek veya belli bir süre ile atama söz konusu olabilir mi? Özellikle sağlık üzerinden politika yapmak, hiçbir siyasetçiye şifa olmaz. Bu noktada önerilerimizi yapıcı yapalım, mücadelemiz koronavirüsle olsun. Sağlık sistemimizle, sağlık çalışanlarımızla, sağlık ordumuzla ve yapılanlarla, özverileriyle, fedakarlıklarıyla da sistemimizle de dünyanın takdir ettiği sistemimizle de gurur duyalım.”

referans :
www.adnancoban.com.tr
www.haberso.com

Bir cavab yazın

Sizin e-poçt ünvanınız dərc edilməyəcəkdir.

Back to top button