News

Asıl başarısı “Asım Bezirci” olmak!

Cahit Sıtkı Tarancı Biyografi.info.

Cahit Sıtkı Tarancı Biyografi.info.

İlkokulu Diyarbakır’da bitirip, ortaokulu İstanbul’da Saint Joseph’te okumasının ardından, liseyi okumak için Galatasaray’a geçen Tarancı, sonradan yakın dost olacağı Ziya Osman Saba ile bu okulda tanıştı. Mülkiye Mektebi’nde başladığı, ancak başarı gösteremediği yüksek öğrenimini, o sırada Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanmaya başlayan hikayelerinden kazandığı parayla Paris’te, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde tamamlamak istemesine rağmen, İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine, Türkiye’ye dönmek zorunda kaldı.

Askerliğini yaptıktan sonra, Anadolu Ajansı ve Çalışma Bakanlığı’nda çevirmen olarak çalışan Tarancı, Charles Baudelaire’in eserlerini de çevirmiştir.

Edebiyat dünyasında ilk defa, 1930 yıllında dikkatleri üzerinde çeken Tarancı’nın, ilk şiiri Servet-i Fünun Dergisi’nde yayınlandı.

Cumhuriyet döneminin önemli şairlerinden olan Tarancı, şiir yazmaya, lise yıllarında başladı. Batı’nın etkisinde kalan şairlerimizden olan Tarancı’nın, şiirinde divan edebiyatının etkisine rastlanmaz. Daha çok, halk şiirine yakın gösterilebilecek bir tarzı olan şairin, Fransız okullarında okumuş olması, ilk şiirlerindeki, Fransız şairlerin üsluplarıyla benzerliklerin sebebidir.

Otuz Beş Yaş şiirinin, 1946’da, Cumhuriyet Halk Partisi’nin düzenlediği, yarışmada birincilik kazanmasıyla ününü pekiştiren ve Cumhuriyet Dönemi’nin önemli şairleri arasına giren Tarancı’nın, şiirlerinin en önemli özelliklerinden biri de, açık ve sade bir üsluba sahip olmalarıdır.

Hececi şiir geleneğini sürdürenlerden biri olan ve şiirin, kelimelerle güzel şekiller kurma sanatı olduğunu savunan Tarancı, şiirde ses güzelliğine değer verirdi.

Şiirlerinde, yaşama sevincini ve aşkın güzelliğini vurgulayan, ölümün üstünlüğünü irdeleyen şair, anlatım gücüyle dikkat çekti. Ölüm korkusuna neredeyse her şiirinde yer veren ve ölümü kabullenemeyen Tarancı’nın, şiirlerine sürekli bir bunalım, hoşnutsuzluk, sıkkınlık hakimdir.

”Sanat için sanat” ilkesine bağlı kalarak yazdığı şiirlerin konuları arasında, sevdalar, yalnızlık, kaçış, yaşadığı hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de olan Tarancı’nın eserlerinde, kendinden başkasının adı geçmez. Kişisel şiirler yazan Tarancı da şiirlerinde, Ahmet Haşim gibi, çirkinliğinden ve sevilmediğinden yakınır.

Şiir hakkındaki düşüncelerini, çeşitli makale ve denemelerle gazetelerde belirten ve Ömrümde Sükût (1933), Otuz Beş Yaş (1946), Düşten Güzel (1952), Sonrası (1957), Ziya’ya Mektuplar (1957) ve Bütün Şiirleri (1983) adlı kitaplarda eserleri birleştirilen şairin, arkadaşı Ziya Osman Saba’ya yazdığı mektuplar da yazarı tanıma açısından önemlidir.

Cahit Sıtkı Tarancı 1951 yılında Cavidan Tınaz ile evlendi.

Aralık 1954’te ağır bir akciğer hastalığına yakalanan ve tedavisi Türkiye’de yapılamayacağı için Viyana’ya giden Cahit Sıtkı Tarancı, 13 Ekim 1956’da, burada vefatının ardından, Ankara’ya getirilerek, toprağa verildi.

Tarancı ölümünden sonra, 1957’de, Varlık Dergisi tarafından düzenlenen bir ankette, en beğenilen yazar seçilmiştir.

Eserleri: Şiir: Ömrümde Sükût (1933, 1968) Otuz Beş Yaş (1946, 1982) Düşten Güzel (1952, 1969) Sonrası (Ölümünden sonra 1957, 1962)

Mektup: Ziya’ya Mektuplar (Ölümünden sonra 1957. Ziya Osman Saba’ya mektupları)

Hikâye: Cahit Sıtkı’nın Hikâyeciliği ve Hikâyeleri (Ölümünden sonra Selahattin Ömerli derledi, 1976) Bütün Şiirleri (Asım Bezirci derledi, 1983)

OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ Yaş otuz beş! yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün. Delikanlı çağımızdaki cevher, Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, Gözünün yaşına bakmadan gider. Şakaklarıma kar mı yağdı ne var? Benim mi Allahım bu çizgili yüz? Ya gözler altındaki mor halkalar? Neden böyle düşman görünürsünüz, Yıllar yılı dost bildiğim aynalar? Zamanla nasıl değişiyor insan! Hangi resmime baksam ben değilim. Nerde o günler, o şevk, o heyecan? Bu güler yüzlü adam ben değilim; Yalandır kaygısız olduğum yalan. Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız; Hatırası bile yabancı gelir. Hayata beraber başladığımız, Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir; Gittikçe artıyor yalnızlığımız. Gökyüzünün başka rengi de varmış! Geç farkettim taşın sert olduğunu. Su insanı boğar, ateş yakarmış! Her doğan günün bir dert olduğunu, İnsan bu yaşa gelince anlarmış. Ayva sarı nar kırmızı sonbahar! Her yıl biraz daha benimsediğim. Ne dönüp duruyor havada kuşlar? Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim? Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar? Neylersin ölüm herkesin başında. Uyudun uyanamadın olacak. Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında. Cahit Sıtkı TARANCI

ABBAS Haydi Abbas, vakit tamam; Akşam diyordun işte oldu akşam. Kur bakalım çilingir soframızı; Dinsin artık bu kalb ağrısı. Şu ağacın gölgesinde olsun; Tam kenarında havuzun. Aya haber sal çıksın bu gece; Görünsün şöyle gönlümce. Bas kırbacı sihirli seccadeye, Göster hükmettiğini mesafeye Ve zamana. Katıp tozu dumana, Var git, Böyle ferman etti Cahit, Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan; Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

MEMLEKET İSTERİM Memleket isterim Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun; Kuşların çiçeklerin diyarı olsun. Memleket isterim Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun; Kardeş kavgasına bir nihayet olsun. Memleket isterim Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun; Kış günü herkesin evi barkı olsun. Memleket isterim Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun; Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

ÖLÜMDEN SONRA Öldük, ölümden bir şeyler umarak. Bir büyük boşlukta bozuldu büyü. Nasıl hatırlamazsın o türküyü, Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü, Alıştığımız bir şeydi yaşamak.. Şimdi o dünyadan hiçbir haber yok; Yok bize arayan, soran kimsemiz. Öylesine karanlık ki gecemiz, Ha olmuş ha olmamış penceremiz; Akarsuda aksimizden eser yok.

DESEM Kİ Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır, Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor, Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini, Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim, Senden kopardım çiçeklerin en solmazını, Toprakların en bereketlisini sende sürdüm, Sende tattım yemişlerin cümlesini. Desem ki sen benim için, Hava kadar lazım, Ekmek kadar mübarek, Su gibi aziz bir şeysin; Nimettensin, nimettensin! Desem ki… İnan bana sevgilim inan, Evimde şenliksin, bahçemde bahar; Ve soframda en eski şarap. Ben sende yaşıyorum, Sen bende hüküm sürmektesin. Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,  Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber. Günlerden sonra bir gün, Şayet sesimi farkedemezsen, Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden, Bil ki ölmüşüm. Fakat yine üzülme, müsterih ol; Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini, Ve neden sonra Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede, Hatırla ki mahşer günüdür Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum. Kaynak:Biyografi.info

Yarın tarihi : 2007-05-01

Yayınevi : CAN YAYINLARI

Edebiyat » Şiir (yerli)

Yarın tarihi : 2015-02-10

Yayınevi : CAN YAYINLARI

Edebiyat » Hikaye (yerli)

Yarın tarihi : 2001-11-06

Yayınevi : VARLIK YAYINLARI

Edebiyat » Mektup

Cahit Sıtkı Tarancı,Cahit Sıtkı Tarancı biyografi,Cahit Sıtkı Tarancı hayatı, Cahit Sıtkı Tarancı özgeçmişi, Cahit Sıtkı Tarancı hakkında, Cahit Sıtkı Tarancı doğum yeri, Cahit Sıtkı Tarancı fotoğraf, Cahit Sıtkı Tarancı video, Cahit Sıtkı Tarancı resim, Cahit Sıtkı Tarancı kimdir?, Cahit Sıtkı Tarancı kaç yaşında?, Cahit Sıtkı Tarancı nereli,Cahit Sıtkı Tarancı memleketi

Bir tartışmanın izinde: Ezra Pound’a geç kalmak

Ezra Pound’un çevrilmesine niçin geç kaldığının cevabını, kısaca aktardığım tartışmada bulmak mümkün. 1965 ile 1981 arasındaki döneme bakıldığında Ezra Pound’un çevrilmesinin beraberinde sert eleştirileri getirmesi kaçınılmazdır. Asım Bezirci’nin Memet Fuat’ı neredeyse faşistlikle suçlamasının nedenlerinden biri faşist Ezra Pound’un kitabını yayımlaması, çevirilerine dergisinde yer vermesi, edebiyata “biçimci” yaklaşmasıdır.

Bir tartışmanın izinde: Ezra Pound’a geç kalmak

Yalçın Armağan

Ezra Pound’un Kantolar’ı nihayet Türkçeye çevrildi.

Kantolar’ın çevirmeni Efe Murad’ın sonsözde belirttiğine göre, Pound’dan Türkçeye ilk çeviri 1946’da Tercüme dergisinde yayımlanmış. Benim tespit edebildiğime göre Pound’un Türkçedeki ilk kitabı, 1963 tarihli Cathay. Cathay’ı, Memet Fuat’ın De Yayınları Ülkü Tamer’in çevirisiyle yayımlamış. (Cathay, Pound’un eski Çin şiirinden yaptığı çevirilerden oluşuyor). Bu kitap çevrildiği zaman değil ama aşağıda ayrıntılı anlatacağım gibi 10 yıl sonra dallanıp budaklanan bir tartışmaya yol açmış. 1981’de Konfüçyüs (Bürde Yayınları), 1983’te İlhan Berk’in çeviri derlemesi Seçme Kantolar yayımlanmış. Cathay’ın ve (ikinci baskıdaki adıyla) Seçilmiş Kantolar’ın sonraki yıllarda yeni baskılarının yapılması, Türkiye’de Ezra Pound’a gösterilen ilginin işareti sayılabilir.

Türkiye’deki Ezra Pound ilgisi 1960’lardan itibaren yoğunlaşıyor. Öyle ki Ülkü Tamer’in kitaplarından biri doğrudan Ezra Pound’a adanmış: Ezra ile Gary (1962). Melih Cevdet Anday, kendi şiir seyri açısından büyük bir kırılmaya işaret eden Kolları Bağlı Odysseus’un (1962) kaynaklarından biri olarak Ezra Pound’a işaret ediyor. Benzer biçimde İlhan Berk’in Ezra Pound’a karşı yoğun bir ilgisi var, yazılarında sıkça ona referans veriyor. Berk, 1973’ten sonra Yurdanur Salman, Güven Turan ve Sinan Fişek’ten yardım alarak Kantolar’dan parçaları çevirmeye başlıyor.

Ezra Pound’a böyle bir ilgi olmasına rağmen Kantolar’ın Türkçeye çevrilmesinde niçin bu kadar geç kalınmıştır? Bu gecikmenin en önemli nedeni, Pound’un şiir dilinin zorluğu, hatta metnin neredeyse “çevrilemezlik”idir. Ancak Türkiye’de yaşanan tartışmalara bakıldığında tek nedenin bu olmadığı, faşist kimliğinin Pound’la ilişkilenmeyi sakıncalı hale getirdiği fark edilir. Türkiye’de Ezra Pound’a 1960’ların başında gösterilen ilgi, İlhan Berk’in çevirileri ve bunları yayımlayan Memet Fuat bir yana bırakılırsa, 1970’lerde kesintiye uğramış gibidir. Ezra Pound’a gösterilen ilginin kesintiye uğraması, metnin özerkliği tartışmasının beklendik bir sonucudur aslında.

METNİN ÖZERKLİĞİ

Ezra Pound’un İtalyan faşizmini belli noktalarda desteklemesi, etik-estetik ilişkisi bağlamında estetik özerklik meselesini tartışmayı beraberinde getirmiştir. Bu durum yalnızca Ezra Pound’a özgü değil, elbette. Metnin özerkliğini tartışmaya yol açan başka örnekler de var. Bir süre önce, savaş suçu işleyen Sırpları savunduğu söylenen Peter Handke’nin Nobel’i almasıyla etik ve estetik meselesi yeniden gündeme gelmişti. Benzer biçimde, yine bir süre önce haberlere yansıdığı gibi, Pablo Neruda’nın otobiyografisinde bir hizmetçi kadına tecavüz ettiğini itiraf etmesinin ardından, şairin adının verildiği havaalanının isminin değiştirilmesi için eylemler yapılmıştı.

Bir edebi metni yazarından bağımsız biçimde salt estetik ölçütlerle değerlendirebilir miyiz? Yirminci yüzyıldaki Yeni Eleştiri ya da Rus Biçimcileri gibi metinmerkezli yaklaşımlar, metni yazarından kurtarıp yalnızca “estetik nesne” olarak görme eğilimindedir. Böyle bir yaklaşım benimsendiği, edebi metne özerklik atfedildiği anda yazarın faşist olması, soykırımı savunması, taciz ya da tecavüz suçunu işlemesi edebiyat eleştirmenini ilgilendirmeyen bir meseleye dönüşür. Ama hiçbir alımlama süreci bu denli saf biçimde işlemez. Hele de yazar hayattaysa ve kabul edilemez eylemin mağdurları yüksek sesle konuşuyorsa, metnin özerkliği anlayışı hızla rafa kaldırılır.

Metnin özerkliğini tanımak, bu tür durumlarda hassas bir dengeye işaret eder. Ezra Pound da, boyuna bu “hassas” tartma sürecinden geçiriliyor. Yalnızca Avrupa’da ya da anavatanı Amerika’da değil, Türkiye gibi çevrildiği diğer ülkelerde de birtakım tartışmalara neden oluyor. Türkiye’de Ezra Pound, 1973’te metnin özerkliği bağlamında Marksist eleştirmenler arasında sert bir tartışmanın konusu olmuştu. Asım Bezirci ile Memet Fuat arasındaki bu tartışma, hem Ezra Pound’un Türkçeye geç çevrilmesinin nedenini hem de metnin özerkliği bağlamındaki teorik tartışmanın yerli bir izdüşümünü görmeye imkân verir.

EZRA POUND ÖĞRETMEN Mİ?

1973’teki tartışmanın tohumlarını Memet Fuat’ın 1962’de yayımlanan bir yazısında bulmak mümkün. Memet Fuat yazısında, metnin özerkliğini kabul edip etmemekte düğümlenen o kadim soruya cevap arıyor: Faşist bir yazarın metni, estetik açıdan kıymetliyse, kimliği bir yana bırakılıp okunabilir mi? Memet Fuat, Pound’un faşistliğine kayıtsız kalmıyor ama yalnızca bu özelliğiyle anılmasına itiraz ederek şöyle diyor: “Son günlerde Ezra Pound’un adı çok anılıyor. Türkçe şiirlere bile girdi. Yazılarımızda şöyle tümceler yer alıyor: ‘Biliyorsunuz, Amerikalı Ezra Pound çağımızın en büyük şairlerinden biri. Ama faşist.’ Batılı şairlerin çoğu gibi, onun da yapıtlarından önce adı, büyüklüğü geldi dilimize. Üstelik, durumu da hayli karışık: Hem büyük şair, hem faşist”. Memet Fuat, Ezra Pound’un büyüklüğünün nereden geldiğini sorup Malcolm Cowley, Allen Tate ve R. P. Blackmur’un şair hakkındaki yargılarını aktardıktan sonra şu sonuca varıyor: “ ‘Ezra Pound’un büyüklüğü nerden geliyor?’ sorusunun karşılığını yetkili eleştirmenlerden dinledik. Görülüyor ki faşistlik, içeriksizlik, köksüzlük gibi, durmadan aşağıya doğru çeken ağırlıklara aldırmadan, gene en yüksek yerlerde dolaşabiliyor bu şair. Öylesine güçlü bir şiir, bir dil işçiliği var. Üslup, dil, terim alanında önemli değişikliklere girişmek gereğini duyduğumuz şu günlerde böyle ünlü bir ustanın karşısına birer öğrenci gibi oturmamız yararlı olur sanıyorum”. (1)

Memet Fuat, böylece, tavrını metnin özerkliğinden yana koyup Pound’un faşişt kimliğini bir ayrıntıya indirger. Pound’un metninin estetik kıymeti, şairin suçunu gölgede bırakır. 1960’ların başında metnin özerkliğini savunmak büyük bir soruna yol açmamış gibidir. Ancak 1965’ten sonra sosyalist hareketin yükselişe geçmesiyle edebiyat kurumu dönüşecek, metnin özerkliği anlayışı belli noktalarda askıya alınacaktır.

NAZIM HİKMET’TEN KAZANILAN PARAYLA EZRA POUND BASMAK 

1960’ların başında Ezra Pound’a gösterilen ilgi, 1973 yılına geldiğinde büyük oranda dağılmış gibidir. Her ne kadar İlhan Berk’in Kantolar’dan yaptığı çeviriler Yeni Dergi’de yayımlanmaya başlansa da, baskın konumdaki sosyalist gerçekçiler Pound’a mesafelidir.  Asım Bezirci, Yeni a Dergisi’nin Temmuz 1973 tarihli sayısında Memet Fuat’ın kendisini eleştirdiği bir yazısına cevap verirken meseleye Pound’u da dahil eder, hatta Pound’u “Marksistliği ölçmek”te bir turnusol kâğıdına dönüştürür.

Memet Fuat, Asım Bezirci’nin bir yazısında geçen “kof burjuva değerler” ifadesinin ne anlama geldiğini sormuş, Bezirci sözü Pound’a getirerek ona şu cevabı vermiştir: “Hiç söyler miyim? Sonra, Memet Fuat, İkinci Yeniler gibi onları da tutmaya kalkar! Nâzım Hikmet’in kitaplarından kazandığı parayla, faşist Ezra Pound gibi, eserlerini basmaya girişir onların da! Söylemem! Ama ille de öğrenmek isterse […] aynaya baksın: Karşısında sol gözü pembe, sağ gözü kara birini görecek, tatlı bir ses duyacaktır: ‘Soldaki sağcı, günaydın!’” (2). Bezirci’nin faşist Pound ile İkinci Yeni arasında bir koşutluk kurması bir yana, Ezra Pound yayımlamanın “sağcı” olmanın işareti sayılması, hem Pound alımlanması hem de metnin özerkliğini kabul etme noktasında önemlidir. Bu bakış açısı Bezirci’nin sonraki yazılarında daha belirgin hale gelecektir.

Asım Bezirci’nin bu sözlerine Memet Fuat ertesi ay, Yeni Dergi’de şöyle cevap verir: “Nâzım Hikmet’in De Yayınları’ndan çıkan ilk kitabı Eylül 1965’te yayımlanan 21-22 Şiirleri’dir. Ezra Pound’un De Yayınları’nda çıkan Cathay ise Ekim 1963’te yayımlanmıştır. Demek ki Nâzım Hikmet’in kitaplarından kazanılan parayla Ezra Pound’un yapıtlarını basmak diye bir durum yoktur.” Hakikatin bu olmasının önemi yoktur aslında. Pound-Nâzım Hikmet karşıtlığı üzerinden bir tartışma yürütmek istemektedir Bezirci. Ama Memet Fuat, Bezirci’nin tavrını yeterince anlamamış gibidir: “Asım Bezirci’nin, Ezra Pound’un niçin yayımlandığını, niçin yayımlanması gerektiğini anlamaması ise şaşılacak bir şeydir” (3). Asım Bezirci, tavrının şaşırtıcı bulunmasına sonraki yazısında ayrıntılı karşılık verir.

DAMARINA BASIP YAZI YAZMAK

Asım Bezirci’nin Memet Fuat’a cevabı eleştiri tarihimizin en ilginç akıl yürütme örneklerinden biriyle başlar. Şöyle der Bezirci: “Üç ay önceki Yeni A’da sert bir taşlama sunuldu kendisine. Gerçi [bu taşlama] adımın altında bulunuyordu, ama ben yazmamıştım onu, Memet Fuat damarıma basıp zorla yazdırmıştı”. Bezirci, “Ezra Pound Yayımlamak” altbaşlığıyla bu mesele hakkındaki tavrını ayrıntılı biçimde dile getirir. Bezirci’ye göre Pound’u basmak bir sosyalistin tercihi olmamalıdır: “Sosyalist bilinen Memet Fuat’ın, çoğu sosyalizme sırt çevirmiş İkinci Yeniler gibi, faşist Ezra Pound’u yayımlayışına bir türlü akıl erdirememişimdir. ‘Neden gerici Hisar dergisi Aragon’un, Brecht’in, Mayakovski’nin şiirlerini yayımlamıyor da ilerici Yeni Dergi Ezra Pound’u yayımlıyor?’ diye şaşarak kendi kendime sormuşumdur. İşin tuhafı, Memet Fuat da benim bu halime şaşmaktadır”. Ezra Pound üzerinden İkinci Yeni ve Hisarcılar’la kurulan koşutluk, Bezirci’nin Pound eleştirisinin altındaki yerli itkiyi görmeye imkân verir. Devam eder Bezirci: “Elbette, sanata ve düşünceye yasak koyulması yanlıştır. Öteki şairler gibi Ezra Pound da Türkçede yayımlanacaktır. Ama bu iş, sosyalistlere değil, öncelikle faşistlere ya da sosyalist olmayanlara düşmelidir, -bence”. Böylece Ezra Pound’a karşı gösterilen tavır, yukarıda belirttiğim gibi, sosyalist kimliğin turnusol kâğıdına dönüştürülür. Bezirci’ye göre, eğer sosyalistler Pound’u çevirmekten “bir yarar umuyorlarsa”, “kendi dünya görüşlerine değerlendirerek iletmelidir”. Ezra Pound’un faşist olduğunu belirtmeden şiirlerinin estetik kıymetinden söz etmenin yanlış olduğunu da ekler Bezirci. Aksi takdire, “içeriği hiç eleştirmediği, şiiri salt biçime göre değerlendirdiği için biçimcilik batağına saplanmış” olunur (4). “Biçimcilik”, metnin özerkliğini savunmak anlamına geldiği için Bezirci açısından kabul edilemezdir.

Bu noktada Pound’a estetik açıdan kıymet vermek, yazının girişinde sözünü ettiğim teorik meselelerin gün yüzüne çıkmasına neden olur ama mesele böyle bir düzeyde tartışılmaz, yıllıklara alınmak gibi hayli yüzeysel bir konuya saplanır. Tartışma Pound bağlamından kopar, asıl eksenine oturur; İkinci Yeni meselesi merkezî hale gelir. Karşılıklı cevaplar, bağlamdan uzaklaşarak devam eder.

Memet Fuat, Asım Bezirci’ye verdiği sonraki cevabın sonunda “Daha Ezra Pound var, demokratlık faşistlik… […] Tek bir soruna değinmeden sayfalar doldurmak bıktırıyor insanı. En iyisi o konuları Asım Bezirci’siz bir yazıda ele almak” (5) der ama sonrasında bu konuya –1986’ya kadar– dönmez. Asım Bezirci, Memet Fuat’ın bu yazısına da cevap verir ve meseleyi yine Ezra Pound’a getirir: “Savunmasını bitirmemiş henüz, bir o kadar daha yazacakmış! Belki gelecek yazısında da azgın faşist olan Ezra Pound’u yayımlamanın sosyalizme sağlayacağı büyük yararları sergileyecektir…”(6). Tekrarlanırsa, Bezirci ısrarlı biçimde Ezra Pound yayımlamakla sosyalist kimliğin yan yana gelemeyeceğini belirtmekte, Pound (ve koşutluk kurduğu İkinci Yeni) üzerinden Memet Fuat’ın Marksist edebiyat anlayışının dışında kaldığını iddia etmektedir.

Aynı tartışma 1986’da yeniden gündeme gelir, bir yerde Ezra Pound’a yine değinilir ama bu sefer 1973’teki gibi merkezî bir yer edinemez. 1973’ten 1986’a gelinceye kadar pek çok değişim yaşanmış, İlhan Berk’in Canto’lar çevirisi 1983’te yayımlanmıştır.

ESTETİK KIYMET HER ŞEYİ AFFETİRİR Mİ?

Ezra Pound’un çevrilmesine niçin geç kaldığının cevabını, kısaca aktardığım bu tartışmada bulmak mümkün. 1965 ile 1981 arasındaki döneme bakıldığında Ezra Pound’un çevrilmesinin beraberinde sert eleştirileri getirmesi kaçınılmazdır. Asım Bezirci’nin Memet Fuat’ı neredeyse faşistlikle suçlamasının nedenlerinden biri faşist Ezra Pound’un kitabını yayımlaması, çevirilerine dergisinde yer vermesi, edebiyata “biçimci” yaklaşmasıdır.

Her ne kadar 1973’te Pound çevirmek “biçimcilik”le suçlanıp cezalandırılmaya çalışılsa, hatta “Marksist uyruk”tan çıkarmaya dönük bir tavra yol açsa da, 1983’te Ezra Pound hiçbir direnişle karşılanmadan yayımlanabilmiştir. Şaşırtıcı olansa, ağırlıklı olarak sosyalist yazarların kurduğu bir kooperatif olan Yazko Yayınları’nın Pound’u yayımlamayı üstlenmesidir. Dahası, bu kooperatifin kurucu ve etkili isimlerden biri de Asım Bezirci’dir. 1973’te “faşist” Ezra Pound basmayı kabul edilemez bulan Asım Bezirci, Yazko’dan (bir İkinci Yeni şairi olan İlhan Berk’in çevirisiyle) Ezra Pound kitabına çıkmasına itiraz etmez, tespit edebildiğime göre, bu konuda bir yazı yazmaz.

Kuşkusuz, edebiyat kurumundaki dönüşümün yanı sıra Ezra Pound’un kanonikleşmesi, aradan geçen zaman nedeniyle İkinci Dünya Savaşı’ndaki faşizm tepkisinin nispeten dağılması da 1983’teki sessizlikte etkilidir. Bu sessizlik, Pound’a gösterilen direnişin kırılmaya başlandığının habercisidir.

Ezra Pound çevirmek ve yayımlamak artık faşistlik suçlamasına neden olmuyor, metnin özerkliği yaygın biçimde kabul görüyor. 1980’lerden sonra Ezra Pound’un Türkçeye çevrilmemesinin nedeni, faşist kimliği değil, şiirinin zorluğu oluyor. Gerçekten de Pound’un, metinlerarasılığın yoğun biçimde kullanıldığı, göstergenin şahsileştirilmeye çalışıldığı hayli zor bir şiiri var. Çevirisi bir yana, özgün haliyle bile anlaşılması güç. Kantoların çevirmeni Efe Murad, bu zorluğu aşmayı göze almış.

Kantolar’ın yayımlanması Pound’a, modernist şiirin kurucularından birine geç kalmışlığa son veriyor.

DİPNOTLAR

referans :
www.biyografi.info
www.gazeteduvar.com.tr

Bir cavab yazın

Sizin e-poçt ünvanınız dərc edilməyəcəkdir.

Back to top button