News

Şikayete göre tedavi planı yapılıyor

Akciğer Kanseri Belirtileri, Evreleri, Tanı ve Tedavisi

Akciğer kanseri belirtileri, akciğer kanseri tanı ve evreleri, akciğer kanseri tedavisi ve güncel tedavi yöntemleri hakkında aradı

Akciğer Kanseri Belirtileri, Evreleri, Tanı ve Tedavisi

Akciğer kanseri hem ülkemizde hem dünyada, kansere bağlı yaşam kayıplarının ilk sebebidir. 2018 yılı Dünya Kanser İstatistikleri’ne göre, 1 yılda ortaya çıkan yeni akciğer kanseri vaka sayısı 2.09 milyon iken bu kansere bağlı yaşam kaybı sayısı 1.79 milyon olarak hesaplanmıştır. Akciğer kanserinin en önemli sebebi ise tartışmasız sigaradır. Sigara kullanımı 1900’lerin başında yaygınlaşmadan önce, akciğer kanseri nadir görülen kanserlerden biri idi.

Akciğer kanseri tedavisinde multidisipliner ekip çalışması çok önemlidir. Göğüs cerrahı, radyasyon onkoloğu, tıbbi onkolog, nükleer tıp uzmanı, radyolog ve girişimsel radyolog, patolog ve moleküler patoloji hep birlikte ortak bir görüş felsefesinde çalışmalıdır. Hastalığın başında planlanması ve multidisipliner olarak değerlendirilmesi, geleceğe yönelik bir yol haritası çizilmesi açısından son derece önemlidir.

Bu bölümde, ülkemizde her yıl yaklaşık 30 bin kişide ortaya çıkan akciğer kanseri ile ilgili bilgilere ulaşabilirsiniz.

Aşağıda, akciğer kanseri tedavilerinde son gelişmeleri bulabilirsiniz:

Akciğer Kanseri Bölümümüz, şu alt başlıklardan oluşmaktadır:

Akciğerler, kalple birlikte göğüs boşluğunda, göğüs ve karın boşluğunu ayıran diyafram olarak adlandırılan zarın üzerinde bulunur. Süngerimsi yapısı sayesinde hacmi büyür ve küçülür. Sol akciğer, kalple birlikte yer aldığı için daha küçük ve 2 lobdan (bölümden) oluşurken, sağ akciğer 3 lobdan (bölümden) oluşmaktadır.

Akciğerler, göğüs bölgesinde bulunan havadaki oksijeni vücuda çeken organlardır. Oksijeni vücuda çekerken, vücuttaki karbondioksiti dışarı atar. Buna, nefes alıp verme hareketi denir. Nefes alıp vermek, canlının hayatta kalmasını sağlayan en önemli unsurlardan biridir.

Kan vücuttaki hücrelere oksijen ve besin taşır. Hücrelere ulaşan besinlerin oksijenle yakılması sonucu ortaya çıkan enerji hareketine solunum adı verilir. Ortaya çıkan bu enerji vücut tarafından kullanılırken, solunum yoluyla açığa çıkan atık maddeler (karbondioksit gibi) aynı enerjinin yardımıyla vücuttan dışarı atılır.

Vücudumuzda nefes almamızı sağlayan solunum sistemini oluşturan başka organlar ve dokular da mevcuttur. Bu sistemin ana bölümleri hava kesecikleri, akciğerler ve akciğerlere bağlı kan damarları ve nefes almamıza imkan veren kaslardan oluşur.

Hava kesecikleri, oksijen yönünden zengin havayı akciğerlere taşırken, karbondioksit ve artık gazları akciğerlerden dışarı atar. Hava kanalları aşağıda belirtilen bölümlerden oluşur:

Ağız veya burun yoluyla solunan hava burada nemlenir, ısınır ve vücuda girer (kuru ve soğuk hava akciğerlere zarar verebilir).

Ses tellerinden ilerleyen hava soluk borusuna iner. Yutak ve akciğerleri birbirine bağlayan soluk borusu, akciğerlere giren iki bronşa ayrılır.

Akciğerin içindeki bronşlar, binlerce küçük ince dallara ayrılarak bronşşiolleri oluşturur. Bronşçuklar, alveol olarak adlandırılan bir grup küçük yuvarlak hava keseciklerinde sonlanır. Bu küçük hava kesecikleri, kılcal damarlar olarak adlandırılan küçük kan damarları ile çevrilidir. Akciğerler ve akciğerlere bağlı kan damarları, oksijeni vücuda taşırken, karbondioksiti vücuttan dışarı atar. Kılcal damarlar, vücutta kan dolaşımını sağlayan atardamar ve damar ağına bağlıdır.

Vücutta böylesine hayati bir işleve sahip olan akciğerlerde gelişen kanser nedir gelin birlikte inceleyelim..

Akciğer kanseri, bir veya iki akciğerde birden normal olmayan hücrelerin kontrolsüz büyümesi anlamına gelir. Akciğer kanseri, öncelikli olarak akciğere giden havanın giriş ve çıkışını yöneten soluk borusunda başlar. Akciğerde oluşan kanserin nasıl meydana geldiği mikroskop altında incelenerek sınıflandırılır.

Akciğer kanseri başlıca 2 grupta incelenir:

Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri (KHDAK)

Akciğer kanserlerinin %75’ini oluşturan küçük hücreli olmayan akciğer kanserleri genellikle daha yavaş gelişme yayılma gösterir.

KHDAK’ler;

Bu akciğer kanseri türlerinin tedavileri benzer olmakla birlikte, kanser yapıcı mutasyonlara yönelik akıllı ilaçlar özellikle akciğer adenokanserde % 40’lara varan oranda kullanılabilmektedir. Ayrıca hem akciğer adenokanserde hem akciğer yassı hücreli kanserde immünoterapiler, 2015 yılı sonrası FDA onayları alarak kullanıma girmiştir.

Küçük Hücreli Akciğer Kanseri (KHAK)

Küçük hücreli akciğer kanseri, tüm akciğer kanserlerinin % 15 kadarını oluşturan ve hemen hepsinin sebebi sigara içmek olan nöroendokrin bir tümördür.

Küçük hücreli akciğer kanseri hücreleri, küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hücrelerine göre hada hızlı büyüme ve bölünme, ve daha erken metastaz yapma özelliklerine sahiptir.

Küçük hücreli akciğer kanseri, tanı anında çoğunlukla 4. (ileri) evrededir ve bu kanserin tedavisinde kullanılabilecek ilaç sayı ve çeşidi, diğer akciğer kanserlerine göre daha azdır. Öyle ki 40 yıldır ileri evre küçük hücreli akciğer kanserinin birinci ve ikinci basamak tedavisinde değişiklik olmamışken, Ağustos 2018’de ikinci basamak tedavi için immünoterapi nivolumab (Opdivo), FDA onayı aldı.

– Küçük hücreli ve küçük hücreli olmayan akciğer kanseri – Farkları nelerdir? (detaylı)

Herkesin akciğer kanserine yakalanma ihtimali aynı değildir. Bir kansere yakalanma ihtimalinizi artıran nedenlere risk faktörleri denilir. Akciğer kanseri ve diğer birçok kanser türünde erken tanı için risk faktörlerini bilmelisiniz.

Akciğer kanseri için risk faktörleri şunlardır:

Akciğer kanserlerinin % 85-90’ı uzun süreli tütün ve tütün ürünleri kullanımına bağlıdır. Bu nedenle özellikle 30 yılı aşkın sigara tüketimi olanlar akciğer kanserine işaret edebilecek aşağıdaki belirti ve şikayetlere dikkat etmelidir.

Herkes zaman zaman soğuk algınlığı ve öksürükten muzdariptir. Ancak, üç hafta veya daha uzun süre devam eden kronik öksürüğünüz var ve diğer soğuk algınlığı bulgularınız yoksa bu durum, akciğer kanserinin erken bir belirtisi olabilir.

Çoğu zaman, hastalar öksürük sırasında omuza ya da kolun altına uzanan göğüs ağrısından şikayet eder.

Akciğer kanserinde öksürük kuru ya da balgamlı olabilir.

Uzun ve haftalarca süren ve ilaca cevap vermeyen sürekli öksürüğünüz varsa, doktorunuza danışın. Bazı röntgen filmleri veya diğer testlerle doktorunuz kesin nedeni öğrenebilir ve uygun tedaviyi planlayabilir.

İlginizi çekebilir: Öksürük hakkında bilinen 7 yanlış

Kanlı öksürüyorsanız, ki buna tıp dilinde buna hemoptizi diyoruz, miktarı küçük veya büyük olsun, nedenini öğrenmek için mümkün olan en kısa sürede doktorunuza danışın.

Bu, özellikle sigara kullanıyorsanız, kanlı öksürük akciğer kanserini gösterebilir. Hem küçük hücreli dışı akciğer karseri hem de küçük hücreli akciğer karseri bu şikayetlere neden olabilir.

Öksürükte kanın diğer olası nedenleri arasında verem ( tüberküloz ), bronşit veya zatürre ( pnömoni ) ve bazı kalp damar hastalıkları vardır.

Hava yolları daraldığı, tıkandığı ya da iltihaplandığı zaman hırıltı solunum ya da wheezing dediğimiz iniltili solunum sesi duyulabilir.

İniltili solunumun en yaygın nedenleri astım ve alerjidir. Bununla birlikte, aynı zamanda akciğer kanseri belirtisi olabilir.

İniltili veya hırıltılı solunum uzu sürerse, nedenin araştırılması için doktora başvurulmalıdır.

Nefes alamama veya solunum zorluğu çekme, akciğer kanseri belirtisi olabilir. Tıp dilinde buna dispne diyoruz. Akciğer kanseri olan 10 kişiden yaklaşık 9’u nefes darlığı şikayeti yaşar.

Ayrıca akciğerin atar damarlarının tıkanması ( pulmoner emboli ), kasızlık ( anemi ), solunum yolu enfeksiyonu, kronik bronşit, yüksek egzersiz programları ve yüksek rakımlı bölgelerde oksijen eksikliği de nesef darlığı nedenleri arasındadır.

Normal koşullar altında, yeterli oksijen almadığınızda nefes darlığı yaşarsınız ve akciğerleriniz bunu telafi etmek için daha fazla hava çekmeye çalışmaktadır.

Akciğer kanseri mevcutsa, solunum yolunda tıkanma olması veya akciğer zarları arasında kansere bağlı sıvı oluşması durumunda, ki buna plevral efüzyon diyoruz, nefes darlığı ortaya çıkabilir.

Geçmişte kolayca yapmış olduğunuz basit bir işi yaparken aniden nefes darlığı yaşarsanız, bunu dikate alın. Doktorunuza danışın.

Öksürük, gülme veya derin solunum ile kötüleşen göğüs ağrısı akciğer kanserinin erken bir belirtisi olabilir. Bu durum, kanser akciğer zarına yayılırsa olur.

İleri evrelerde kanser kemiklere yayılabilir ve ayrıca sırt, kollar, boyun, omuz veya vücudun diğer bölgelerinde ağrı hissedebilirsiniz.

Ağrı süresi ve şiddeti, tümörün lokal etkileri ve tümörün bölgesel veya uzak yayılımı da dahil olmak üzere farklı faktörlere bağlı olarak değişebilir.

Dört haftadan uzun süren açıklanamayan göğüs veya kemik ağrısı için daima doktorunuza danışın.

İlginizi çekebilir: Akciğer kanseri metastaz belirtileri nelerdir?

Antibiyotik kullanmaya rağmen sık sık bronşit veya pnömoni gibi göğüs enfeksiyonlarından muzdarip olursanız, kanser de dahil olmak üzere bir dizi akciğer hastalığının bir işareti olabilir.

Bir tümör hava yolunu tıkadığında, tıkanmanın arkasında bir enfeksiyon oluşabilir. Bu enfeksiyonun tedavisi antibiyotiklerle bile zordur. Ayrıca, birkaç hafta sürecek kuru öksürük eşlik de edebilir.

Pnömoni veya bronşitiniz tedaviye yanıt vermezse, doktorunuzdan kanser olasılığını ortadan kaldırmak için kapsamlı bir akciğer kontrolü gerçekleştirmesini isteyin.

Yutma güçlüğü ( tıp dilinde disfaji ) boğaz enfeksiyonu yaşarken yaygındır. Bununla birlikte, birkaç hafta devam eden ve hatta daha da kötüleşen katı veya sıvı gıda yutarken ağrı yaşıyorsanız, bu durum, baş-boyun veya mide kanseri belirtisi olabileceği gibi akciğer kanseri belirtisi de olabilir.

Yutmada zorluk çekiyorsanız, nedeni ve en iyi tedavi seçeneklerini öğrenmek için mümkün olan en kısa sürede doktorunuza danışın.

Çoğumuz, özellikle de larenjit ( bir üst solunum yolu viral enfeksiyonu ) yaşadığında, kısmen ses kısıklığı çekmektedir.

Ayrıca, gastroözofageal reflü hastalığı ( GÖR ), alerji, sürekli öksürme ve solunum yolu irritanlarını teneffüs etmek de ses kısıklığına yol açabilir.

Akciğer kanseri ile ilgili ses kısıklığı, tümörün ses tellerini kontrol eden siniri etkilediğinde ortaya çıkar. Kansere bağlı olarak, ses telleri ( vokal kordlar ) rahatsızlanır ve iltihaplanır, böylece sesiniz değişir.

Eğer aniden kilo kaybediyorsanız, özellikle de zayıflamak için aktif bir çabanız olmadığı halde, bu, bir kanser varlığına bağlı olabilir.

Akciğer kanseri olan 10 kişiden yaklaşık 6’sında ani kilo kaybı yaşanıyor ( kanser kaşeksisi ). Aynı zamanda mide, pankreas veya özofagus kanseri gibi diğer kanser türlerinden de kaynaklanabilir.

Kanser olduğunda, kilo verirsiniz çünkü kanser hücreleri vücutta depolanan enerjiyi kullanmaya başlarlar. Artı, vücudunuz yediğiniz gıdalardaki tüm yağ, protein ve karbonhidratları ememez. Genellikle kilo verme ile birlikte, sürekli yorgunluk, iştahsızlık ve güçsüzlük gibi belirtiler yaşayacaksınız.

Diyet yapmıyorsanız ve halen kilo veriyorsanız, kesin nedeni öğrenmek için doktorunuza danışın.

Tırnaklarda tokmaklaşma, çomak parmak veya clubbing olarak da bilinir. Çeşitli hastalıklarda görülebilen bir bulgu olup; parmak ve tırnaklarda deformiteyi tanımlar. Sıklıkla akciğer ve kalp hastalıklarında görülebilmekle beraber, kendiliğinden de olabilir. Tırnaklar kıvrık ve parlak görünümdedir.

Çomak parmağın nedeni, bazı kalp veya akciğer problemleri nedeniyle kandaki oksijen miktarının azalmasıdır. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri olan 10 kişiden 3’ünde bu belirti gelişebilir.

Yukarıdaki bulgular akciğer kanserinden ya da daha hafif seyreden başka hastalıklardan kaynaklanabilir. Bu sebeple bu şikayetlerden bir ya da birkaçına sahipseniz vakit kaybetmeden bir doktora başvurarak uzman görüşü almanız yerinde bir karar olacaktır.

Akciğer kanseri %90 sigara veya diğer tütün ürünleri kullanımı nedeniyle geliştiği için özellikle genç yaşlarda sigara içmeye başlayanlar, uzun süre sigara kullananlar, günlük sigara tüketimi yüksek olan kişilerin erken tanı için düzenli doktor kontrolünde olmaları önerilmektedir. 30 yıl günde bir paket sigara içen ve 55 yaşını dolduran herkes düşük doz kontrastlı akciğer tomografisi ile erken tanı amacıyla mutlaka taranmalıdır.

Akciğer kanseri için yüksek risk grubunda iseniz veya belirtileri taşıyorsanız hekime başvurmanızı öneririz. Geçirdiğiniz hastalıklar, tütün kullanma ( sigara, pipo, puro vs.) durumunuz, çevresel veya mesleki olarak maruz kaldığınız maddeler ve diğer aile fertlerinizde kanser olup olmadığı hekiminiz tarafından sorgulanacaktır. Düşük doz kontrastlı akciğer tomografisi sonucu eğer hekiminiz akciğer kanserinden şüphelenirse emin olmak için akciğer dokusunun incelemesini (biyopsi) isteyebilir.

Akciğer kanserinin hangi çeşidi ile karşı karşıya olduğunuzu ve hastalığın hangi aşamada olduğunu sormalısınız.

Doğru tedavi için, akciğer kanserinin türü (küçük hücreli olmayan veya küçük hücreli) ve yayılma durumu (metastaz) bilinmelidir. Akciğer kanseri bölgesel olarak akciğerlerde ilerleyebilir veya lenf bezleri, kemik ve beyin dahil vücudun başka diğer bölgelerine yayılma (metastaz) göstermiş olabilir. Bu sebeple, akciğer kanseri ve türünü belirlemek için akciğerden biyopsi ile alınan doku örneği çeşitli testlere tabi tutulur.

– İlgili konu: Akciğer kanseri metastaz belirtileri

Akciğerde görülen ve kanser olduğuna inanılan dokudan biyopsi almak tümörün yayılmasına ve hastalığın kötüleşmesine neden olmaz.

Tanının kesinleşmesi sonrası yapılacak PET/BT ve beyin MR gibi görüntüleme yöntemleri ile kanserin evresi yani yaygınlığı belirlenir ve tedavi planı tüm bu bilgiler bir araya toplandıktan sonra yapılır.

Akciğer kanseri tanısı için yapılabilecek testler ve tıbbi girişimler

Bronkoskopi: Bronşlara ve soluk borusuna ağızdan sokulan ince ışıklı bir tüp yoluyla hava yolları incelenir ve küçük doku örnekleri alınır. Bu işlem sırasında endoskopik cihazlar kullanılır. Tümör bronş içi yerleşimli veya bronş içine uzanıyorsa, tümörün görünümü hakkında bilgi edinebileceğimiz gibi biyopsi ile tümör hakkında kapsamlı bilgi edinmemizi sağlar. Günümüzde hasta için son derece sevimsiz olabilecek bu işlem, göğüs hastalıkları ve göğüs cerrahi uzmanlarınca hafif bir anestezi yöntemi ile hastayı üzmeden yapılabilmektedir.

İğne aspirasyon biyopsi uygulaması: Akciğerdeki kitleye yönelik göğüs duvarından iğne ile girilerek şüpheli dokudan örnek alınarak incelenir. Tru-cut biyopsi olarak adlandırılan kalın iğne biyopsisi, tümörden yeterli doku elde etmemizi sağlar. Böylece, kanserin türü ve tedaviye yardımcı olabilecek özellikleri konusunda kapsamlı bilgi edinmemizi sağlar. Günümüzde bu işlem deneyimli girişimsel radyologlar tarafından, hastayı üzmeden son derece kolay ve kısa sürede tomografi eşliğinde yapılmaktadır. İğne aspirasyon biyopsi uygulaması, tomografi sonrası akciğerde saptanan kitlelerin özelliklerini saptamada bugünlerde en çok tercih edilen yöntem olmaya başlanmıştır. Kliniğimizde 1500’e yakın hastaya akciğere yönelik iğne biyopsi işlemi başarı ile yapılmıştır.

Ameliyatla açık akciğer biyopsisi: Bu yöntem akciğerde saptanan bir kitlenin tanımlanması için günümüzde en tercih edilmeyen yöntemdir. Hastalar, alanında yetkin olmayan hekimlerce çok daha kolay yöntemler ile tanı konulabilecekken “kanserin yayılımına neden olur” gibi çağ dışı korkutucu uyarılar ile akciğer iğne biyopsisinden korkutularak ameliyatla açık akciğer biyopsisine ikna edilmeye çalışıldıklarını gözlemekteyim ki, bu son derece yanlıştır. Akciğer kanseri tanısı için zorunlu olmadan açık akciğer biyopsileri yapılmamalıdır. Bu yöntem, çoğunlukla akciğer kanserinde uygulanacak ana tedavilerin gecikmesine neden olmakta ve ameliyat kesi yerine bağlı ortaya çıkan ve uzun sürede geçmeyen ağrılar ile hastanın yaşam kalitesini bozmaktadır.

Torasentez uygulaması: Kanser hücrelerini tespit etmek için akciğerleri çevreleyen sıvıdan iğneyle örnek alınır.

Balgam Sitolojisi Uygulaması: Akciğerlerdeki mukozadan derin öksürükle çıkan balgam örneği laboratuvar ortamında incelenir.

Mediastinoskopi Uygulaması: Mediastinoskopi, kanserin göğüste bulunan lenf düğümlerine yayılımını (metastaz) göstermek için kullanılan bir yöntemdir. Genel anestezi altındaki hastanın boynundan küçük bir kesi açılarak mediastinoskopi (ince bir tüp) göğüs boşluğuna sokulur. Her iki akciğerin ortasında yer alan göğüs boşluğundaki lenf düğümleri kontrol edilir ve doku örneği alınır.

Tomografi veya BT taraması: BT taraması, vücut doku ve organlarını X ray ışınları ile görüntüleme tekniğidir. Bu yöntemle organların ve dokuların detaylı görüntüleri alınır. Bu metot, göğüs röntgeninden daha hassastır.

Manyetik Rezonans Görüntüleme veya MRG uygulaması: Bu yöntem sırasında bilgisayara bağlı güçlü bir mıknatıs, vücudun bölgelerinin detaylı resmini çeker.

Pozitron Emisyon Tomografisi (PET-BT): Bu alanı en iyi görüntüleyen testler, tomografi ve çok sayıda avantajı bulunan kanser tanı yöntemi PET-tomografi yöntemleridir. Akciğer üst kısmında yerleşen tümörlerde ve beyinde PET-BT yetersiz kalabilir ve beyin metastazlarını saptamak için manyetik rezonans görüntülemeye ihtiyaç duyulur. Bu görüntüleme yöntemleri, kimi zaman tek tek kimi zaman ise kombine olarak yapılabilir. Günümüz koşullarında tümörün yerleşim yerini, lenf bezlerine olan yayılımını, komşu organlara temasını ve ameliyat edilebilirliğini belirlemek amacı ile hemen her zaman PET-tomografiden yararlanırız. Başlangıç görüntülemesi olarak kolay ve daha ucuz olduğu için sık tercih edilen bir yöntem olmasının yanında, özellikle akciğer kanserleri için PET-tomografinin klasik tomografiye üstünlüğü tartışılamaz düzeydedir. Bu görüntüleme yönteminin bir diğer önemli özelliği ise, tüm vücudu aynı anda değerlendirebilme şansı vermesidir. Bu sayede, hastalığın farklı organlara (akciğer, karaciğer, kemik vs.) yayılıp yayılmadığını (metastaz) anlayabiliriz. Hastanın böbrek testleri uygun ise, PET-tomografide FDG (florodeoksiglikoz) kullanılması ve tomografik görüntülemede damardan kontrast maddenin uygulanması ilave avantajlar sağlamaktadır. Bu kombine uygulama, deneyimli nükleer görüntüleme merkezlerinde yapılmaktadır.

Kemik sintigrafisi: Kanserin kemiklere yayılma durumunu gösterir. Az bir miktar radyoaktif madde kan dolaşımına verilerek anormal kemik gelişimi olan yerde toplanması sağlanır. Tarayıcı denen alet bu alanlardaki radyoaktif seviyeyi ölçerek röntgen filmine kaydeder. PET-BT yapılmış ise çok nadir durumlar dışında kemik sintigrafisine gerek yoktur.

Akciğer kanserinin evresini ve ne kadar yayıldığını belirlemek, doğru tedavi seçeneklerini saptamak adına önemlidir. Akciğer kanserinin evresini belirlemek için sıkça kullanılan bazı tetkikler şunlardır;

Akciğer Kanseri Evrelemesinde Mediastinoskopi Uygulaması: Mediastinoskopi, kanserin göğüste bulunan lenf düğümlerine yayılımını (metastaz) göstermek için kullanılan bir yöntemdir. Genel anestezi altındaki hastanın boynundan küçük bir kesi açılarak mediastinoskop (ince bir tüp) göğüs boşluğuna sokulur. Her iki akciğerin ortasında yer alan göğüs boşluğundaki lenf düğümleri kontrol edilir ve doku örneği alınır.

Akciğer Kanseri Evrelemesinde Tomografi veya CT taraması: CT taraması vücut doku ve organlarını X-ray ışınları ile görüntüleme tekniğidir. Bu yöntemle organların ve dokuların detaylı görüntüleri alınır. Bu metod, göğüs röntgeninden daha hassastır.

Akciğer Kanseri Evrelemesinde Manyetik Rezonans Görüntüleme veya MRI Uygulaması: Bu yöntem sırasında bilgisayara bağlı güçlü bir mıknatıs vücudun bölgelerinin detaylı resmini çeker.

Akciğer Kanseri Evrelemesinde Pozitron Emisyon Tomografisi (PET-BT): PET-tarama ile kanserin yayılımı ve metabolik aktivitesi en iyi şekilde belirlenebilir. Bu onkolojik görüntleme sırasında, organ ve dokularda ortaya çıkan fonksiyonel değişikleri göstermesi için şeker türevi olan ve pozitron ışıması yapan FDG adı verilen radyoaktif izotop (florodeoksiglukoz) damar yolu ile hastaya enjekte edilir. Bu şeker molekülü bağlı radyoaktif izotoplar, yüksek miktarda şeker tüketen kanser hücreleri tarafından tutulur. PET makinesi, bu şeker moleküllerini tutan kanser hücrelerini tespit eder. Son yıllarda kanser görüntülemesine çağ atlatmış bir teknolojidir. Gerek hastalığın bulunduğu organda yayılımı hakkında, gerekse diğer organlara, lenf bezlerine ve komşu-uzak organlara hastalığın yayılımı konusunda son derece önemli bilgiler verir.

Tüm yeni tedavi yöntemleri ile ilgili bilgiler, hastanın küçük hücreli veya küçük hücreli dışı akciğer kanseri olup olmadığına ve hastalığın evresine göre sınıflandırılır.

Aşağıda detaylı bir şekilde bahsedilecek olan TNM sisteminden elde edilen bilgilere göre hastalığın anatomik evresi belirlenir. Bu evreler I ila IV arasındadır ve küçük sayılar kanserin az yayıldığı yani tümörün küçük boyutta olduğu erken evreleri gösterir. Bu evreler tedavi planının en önemli belirleyicilerindendir.

TNM sistemi evrelerin daha anlaşılır bir biçimde sınıflanmasını sağlar.

T (tümör boyutuna göre değerlendirme)

N (bölgesel lenf nodu tutulumuna göre değerlendirme)

M (metastaz, uzak organ tutulumun göre değerlendirme)

İki evre bulunur; toraksa (göğüs boşluğuna) sınırlı ve yaygın.

Sınırlı evrede tümör bir akciğerde ve yanındaki lenf bezlerinde mevcuttur. Yaygın evrede tümör vücuttaki diğer organların yanı sıra diğer akciğere de sirayet etmiştir.

Özellikle küçük hücreli akciğer kanseri beyin metastazı yapma eğilimindedir. Bu nedenle hastalık evrelendirme aşamasında mutlaka beyin MR çekilmeli ve beyinde hastalık varlığı araştırılmalıdır.

Son yıllarda, akciğer kanseri tedavisinde oldukça umut vadedici gelişmeler olmuştur. Moleküler patoloji ve özellikle görüntüleme tekniklerinde yaşanan gelişmeler, akciğer kanserini ve seyrini çok daha iyi anlamamızı sağlamıştır. Özellikle son 15 yılda kullanıma giren yeni kemoterapi ilaçları, hedefe yönelik akıllı moleküller, immünoterapi ilaçları, cerrahi tekniklerde gelişme, radyoterapi cihazlarında modernizasyon, 3-4 boyutlu tümör dokusuna odaklanan radyoterapi uygulamaları, küçük boyutlu ve ameliyat edilmesi uygun olmayan tümörler için SBRT gibi nokta atışı yapan yeni teknolojiler, girişimsel radyolojide tümörü yakan, donduran, atar damardan yoğun tedaviyi doğrudan tümöre ulaştıran baş döndürücü yöntemler, akciğer kanserini çok daha iyi yönetilebilir duruma getirmiştir. Tüm bu gelişmeler hastaya son derece olumlu katkılar sağlarken, aynı zamanda doğru tedavi planlaması ve yönetim organizasyonu ile tedavi sıralamalarındaki karmaşaları ortadan kaldıracaktır. Tedavi planlarken hastalığınızla ve sizin özellikleriniz ile ilgili bir dizi faktörü göz önünde bulundururuz.

Akciğer kanseri başlıca iki grupta incelenir ve tedavi seçimi iki alt grupta ayrı ayrı değerlendirilir. Akciğer kanserleri küçük hücreli akciğer kanseri ve küçük hücreli olmayan akciğer kanseri olarak ayrılır. Küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde uygulanan tedavi, küçük hücreli akciğer kanseri tedavisinden farklıdır.

Cerrahi, nadiren kanserin göğüs merkezindeki lenf bezlerine (mediyastinal lenf bezleri) yayılım göstermediği ve çok küçük boyutta olduğu durumlarda tercih edilebilir. Küçük hücreli akciğer kanseri teşhis edildiğinde genellikle kanserin yayılmış olduğu gözlenir. Bu sebeple de, çoğunlukla kemoterapi ana tedavi olarak kullanılır. Bu tür akciğer kanseri tedavisinde radyoterapi de kemoterapiye yardımcı tedavi olarak uygulanır.

Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisi hastalık teşhis edildiğinde evresine bağlı olarak cerrahi, kemoterapi, radyoterapi ardışık veya eş zamanlı uygulanarak gerçekleştirilir. İleri evre akciğer kanseri olan bazı hastalarda, hedefe yönelik akıllı ilaçlar da uygulanabilir.

Toplumda önemli yanlış bilgilerden birisi küçük hücreli olmayan akciğer kanseri denince akla sadece büyük hücreli akciğer kanserinin gelmesidir. Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri ifadesi küçük hücreliden farklı özellik taşıyan ve özellikle erken evrede (evre 1-3 arası) benzer tedavi stratejisi ile tedavi edilen 4 ana grubu içerir. Bunlar sıklık sırasına göre adenokanserler, yassı hücreli kanserler, büyük hücreli ve karma tip kanserler olarak alt gruplara ayrılır. İleri evre yani metastatik (sıçrama yapmış) hastalarda bu grupların tedavisinde de gerek kemoterapi seçiminde gerekse hedefe yönelik akıllı tedavilerin seçiminde ayrışırlar.

Erken evre küçük hücreli akciğer kanseri teşhisi koyulan hastalara çoğunlukla kemoterapi eş zamanlı veya sonrasında akciğere radyoterapi uygulanır. Sağlık koşulları, kanserin yayılımı, evresi ve test sonuçları uygun olan hastalara kemoterapi ve radyoterapi aynı anda verilebilir (kemoradyoterapi). Bu kanser türünde beyine yayılım oldukça sık rastlanır. Bu nedenle, kemoterapi tedavisi ile tümörü küçültülen hastalarda genellikle ana tümörün bulunduğu akciğer alanına ve beyine radyoterapi önerilir. Bu radyoterapi genellikle kemoterapi tedavisi tamamlandıktan sonra verilir ve beyine yayılım göstermiş ve görüntüleme testlerinde görülemeyecek kadar küçük olası kanser hücrelerini öldürme hedeflenir. Bu yönteme, profilaktik kranial ışınlama veya PKI denir.

Göğsün ortasındaki lenf bezlerine (mediyastinal lenf bezleri) yayılım göstermemiş çok erken evre küçük hücreli akciğer kanserinde, tümörle birlikte tümörün bulunduğu bölgede akciğerin bir kısmı alınabilir (lobektomi). Cerrahiyi takiben hastaya kemoterapi ve zaman zaman radyoterapi uygulanır. Ancak, küçük hücreli akciğer kanseri teşhis edildiğinde genellikle yayılım göstermiş olur ve cerrahinin tedavide uygulanması pek mümkün olmaz.

Lenf bezlerine veya vücudun diğer bölgelerine yayılım göstermiş yani metastatik küçük hücreli akciğer kanserinde kemoterapi, radyoterapi veya belirtileri hafifletmek için palyatif tedavi uygulanabilir. Kemoterapi, akciğerdeki tümörü küçültmeyi başarırsa, yüksek ihtimalle beyine yayılmış olan kanser hücrelerinin öldürülmesi için beyine radyoterapi uygulanabilir demektir.

Neredeyse 30 yılı aşkın süredir küçük hücreli akciğer kanserinin yaşam süresinde ve tedavi seçeneklerinde anlamlı gelişmeler elde edilememiştir. Çok sayıda akıllı molekül bu hastalıkta araştırılsa da yaşam süresine katkı sağlamamıştır. Amerika (ASCO) ve Avrupa Onkoloji (ESMO) kongrelerinde sunulan tedavi stratejileri, bu türde tercih ettiğimiz tedavi stratejilerimizde küçük de olsa değişikliklere yol açmıştır. Özellikle yeni nesil immünoterapi ilaçları (pembrolizumab) küçük hücreli akciğer kanserli hastalar için umut olmuştur. Bunu yanında metastaz yapmış küçük hücreli akciğer kanserinde daha önce sadece kemoterapi ve iyi yanıt sonrası beyine koruyucu ışınlama yapılırken, yeni çalışmalar sonrası kemoterapiye iyi yanıt veren hastalarda kanserin kaynaklandığı alana ışın uygulamak bu hastaların yaşam sürelerini uzatmıştır. Beyine uygulanan ışın tedavisinin yararı ise son yıllarda sorgulanmaya ve yakın incelemeye alınmıştır. Bu konudaki yeni gelişmeleri takipte olacağız ve sizleri bilgilendirmeye devam edeceğiz.

Küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde I. evreye nadir rastlanır. Bu evrede, akciğerin bir kısmı (lobektomi) veya tamamı (pnömonektomi) alınarak cerrahi müdahale gerçekleştirilir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, erken evre akciğer kanseri tedavisinde hedefe yönelik özel bir radyoterapi yöntemi olan SBRT’nin sonuçlarının cerrahiye denk hatta bazı avantajları olduğu yönündedir. Bu nedenle, özellikle ek problemleri nedeni ile ameliyat olamaz veya cerrahi istemeyen hastalarda bir seçenek olarak düşünülmelidir. Ameliyat olamayan küçük tümörü olan hastalar için başka bir seçenek, radyofrekans ablasyonudur (RFA).

Evre II küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde, cerrahi önerilebilir. Tümörün bulunduğu yere göre, akciğerin bir kısmı (lobektomi) veya (pnömonektomi) tamamı alınabilir. Kanser tamamen alınırsa, hastaya koruyucu amaçlı kemoterapi önerilebilir. Kemoterapide kanserin tekrarlama riskinin azaltılması hedeflenir. Bu kemoterapi uygulamasına, adjuvan kemoterapi adı verilir. Tedavi öncesinde doktorun kemoterapinin yan etkileri ve faydaları hakkında hastaya bilgi vermesi önemlidir. Tümörün tamamı alınamazsa, hastanın cerrahi sonrası radyoterapi görmesi mümkündür.

Başka sağlık problemleri nedeniyle ameliyat edilemeyen hastalara radyoterapi veya kemoterapi ve radyoterapi kombine tedavisi (kemoradyoterapi) önerilebilir. Bu tedavi, kanserin tamamen yok edilmesini hedefler.

Üçüncü evre hastalığın evrelendirilmesi iki grupta incelenir. 3A ve 3B olarak iki gruba ayrılırken bu her iki grupta son derece hayati öneme haiz ve tedavi stratejisi belirleyen ikişer alt gruba ayrılır.

3A evresi mediasten olarak anılan göğüs boşluğu lenf bezi tutulum şekline göre minimal tutulum (minimal N2) ve ciddi tutulum (bulky N2) olarak iki grupta incelenir. Göğüs boşluğu lenf bezlerinde minimal tutulum filmlerde saptanmazken tesadüfi örnekleme ile saptanması anlamına gelir. Bu evrede, göğüs boşluğu lenf bezlerinde çoklu metastaz saptanmaz. Evre 3A minimal tutulumu olan uygun hastalarda küçültücü (neoadjuvan) kemoterapi sonrası ameliyat önemli bir seçenektir. Bununla birlikte cerrahiye uygun olmayan hastalarda radyoterapi eş zamanlı kemoterapi en etkin yöntemdir. Bu evrede kliniğimizde yenilikçi tedavi uygulamalarından olan intra-arteryel kemoterapi seçeneği hastalarımıza sunulmaktadır. Atar damardan uygulanan tedavi ile tümöre yoğun kemoterapi uygulanabilmekte ve tedavi yanıt oranı belirgin düzeyde artırılırken, cerrahi başarı şansıda aynı paralelde artmaktadır. IIIA evresinde Bulky N2 diye adlandırdığımız grupta göğüs boşluğu lenf bezlerine çoklu metastaz yapmıştır. Bu grupta cerrahi dünyada tercih edilen bir yöntem değildir. Genel durumu uygun fit hastalarda, radyoterapi eş zamanlı kemoterapi tek tercih edilecek yöntemdir.

Evre IIIB kendi içinde iki grupta incelenir. Bunlardan ilki tümör kritik organlara ciddi düzeyde temas etmiştir, ancak agressif mediastinal lenf nodu tutulumu (karşı tarafta lenf bezleri tutulumu) yoktur; bu grupta yer alan hastaların bir kısmı doğrudan yetkin cerrahlarca ameliyat edilebileceği gibi kimi zaman da kemoterapi ile tümörde makul düzeyde bir gerileme elde edilirse ameliyat şansı sunulabilir. Ancak, 3B grubunun yaygın yani agresif göğüs boşluğu lenf bezi tutulumu var ise ameliyat mümkün olmaz ve en doğru tedavi, hastanın genel durumu iyi ise radyoterapi eş zamanlı kemoterapi uygulamasıdır.

4. evre akciğer kanserinin ana tedavisi kemoterapidir. Bununla birlikte 2015 sonrası yeni nesil immünoterapi ilaçları da bu evre akciğer kanserinin standart tedavisinin bir parçası haline gelmiştir. Ayrıca tümörün genetik özellikleri uygun hastalarda hedefe yönelik akıllı ilaçlar mutlaka akılda bulundurulmalıdır. 4. evre küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisinde, kanserin mümkün olduğu kadar uzun süre kontrol edilmesi ve belirtilerin azaltılması için tümörü küçültme hedeflenir.

Dördüncü evrede nadiren cerrahi yöntem tercih edilir. Nadiren cerrahiye uygun olan durumlarda, hastalar kapsamlı tetkik edilerek hata oranı en aza indirilmeye çalışılır. Dördüncü evre akciğer kanserinde üç durumda cerrahi tercih edilebilir. Akciğer kanserinde ana tümör çok büyük değil ve kritik organ tutulumu yapmamış bununla birlikte göğüs boşluğu lenf bezlerine yayılmamış aynı zamanda karşı akciğere tek, beyine tek veya tek bir böbrek üstü bezine metastaz yapmış ise her iki tümöre yönelik cerrahi uygulanabilir. Bu grup hastalarda alınacak kararlar, multidsipliner çalışan yetkin onkoloji grupları tarafından detaylı incelenerek gerçekleştirilmelidir. Bu tür kararlar, tek bir hekimin kendi başına vereceği kararlar olamayacak kadar cididi ve farklı bakışlar gerektirir.

Belli başlı proteinleri (reseptör) olan kanser hücrelerine sahip hastalar, erlotinib ( Tarceva), gefitinib (Iressa) veya krizotinib (Xalkori) olarak adlandırılan hedefe yönelik ilaçlarla tedavi edilebilir.

Kemoterapi tedavisi gören ve kanserin yayılımı kontrol edilemeyen hastalar, durumları uygun görülürse tekrar kemoterapi tedavisine alınır. Kanserde EGFR reseptöründe mutasyon (değişme) varsa erlotinib tedavisi önerilebilir. ALK geninde değişiklik varsa Xalkori ismli hedeflenmiş ilaç tercih edilir.

Öksürük veya ağrı gibi bazı belirtilerin kontrol altına alınması için radyoterapi uygulanabilir. Tümör ana hava yollarından birindeyse (sağ veya sol bronş), radyoterapi kadar diğer tedavilerde belirtileri hafifletebilir veya önleyebilir. Bu tedaviler şöyle sıralanabilir:

Cerrahi yöntem, akciğerde kanserin büyüklüğüne ve yerine göre belirlenecektir. Cerrahi onkolog, cerrahi yöntemle kanseri tedavi eden uzmandır. Akciğer kanseri ameliyatını, bu alanda uzmanlaşmış bir göğüs cerrahı uygular. Bu ameliyatta, göğüste yakın lenf bezlerinin ve akciğerdeki tümörün tamamının alınması hedeflenir. Tümör, etrafındaki normal akciğer doku kenar sınırından alınmalıdır. Negatif kenar sınırı, alınan akciğer veya akciğerin parçası incelenerek tümörün etrafındaki sağlıklı dokularda kanser tespit edilmediği anlamına gelir.

Lobektomi: Akciğerlerin 5 lobu vardır; 3’ü sağ lobda, 2’si sol lobdadır. Lobektomi (akciğerin tüm lobunun alınması), akciğerdeki tümör çok küçükte olsa, küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisinde uygulanan en etkili cerrahi yöntemdir.

Segmentektomi: Akciğerin tüm lobu çıkartılamadığında kanserin alınması için kullanılan başka bir cerrahi yöntemdir. Segmentektomi yönteminde akciğerde kanserin geliştiği bölüm alınır.

Pnömonektomi: Tümör, göğsün merkezine yakınsa akciğerin tamamının alınması gerekebilir.

Akciğer kanseri için uygulanan cerrahide hastanın iyileşme süreci, akciğerin ne kadar alındığına ve cerrahi öncesi hastanın sağlık durumunun nasıl olduğuna bağlıdır. Cerrahi öncesi doktorunuzla konuşarak iyileşme süreci ve olası yan etkiler hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz.

Lobektomi, akciğerin bir lobunun alınmasıdır. Kanser, akciğerin sadece bir tarafında bulunuyorsa hastaya bu tür bir operasyon önerilebilir. Lobektomi, akciğer kanserinde en sık kullanılan cerrahi yöntemdir. Bilobektomi ise, akciğerin iki lobunun alınmasıdır.

Az sayıda akciğer kanseri hastasına sleeve rezeksiyon cerrahisi uygulanabilir. Kanser akciğerin ortasındaki alandaysa ve ana hava yollarından birinde yani bronşlarda gelişiyorsa, bu cerrahi yöntem uygulanabilir. Bu yöntemde, akciğer lobu korunarak kanserin geliştiği bronş ve varsa etrafındaki etkilenmiş kanserli bölge alınır.

Tüm akciğerin alınmasına, pnömonektomi denir. Tümör akciğerin ortasındaki alandaysa ve tek tarafta soldaki 2 lob veya sağdaki 3 lob etkilendiyse bu cerrahi yöntem önerilebilir.

Birçok hasta tek akciğerle düzgün nefes alamayacağından endişelense de, tek akciğerle nefes almak rahatlıkla mümkündür. Hasta cerrahi öncesi nefes alıp vermede güçlük çekiyorsa, operasyon sonrası da muhtemelen aynı şikayetle karşılaşacaktır. Bu tür bir cerrahinin doğru olduğuna karar verildiğinde, cerrahi öncesi karar vermesine yardımcı olmak için hastaya nefes egzersizleri verilecektir.

Bazı cerrahi yöntemlerde akciğerin belli bir kısmı alınır. Alınacak cerrahi sınır belirlenerek akciğerin bir veya iki lobu alınır. Segmentektomide akciğerde kanserin geliştiği bölüm o alandaki atardamarlar, toplardamarlar ve havayolları ile birlikte alınır. Bu tür bir operasyon, kanser erken evrede teşhis edildiğinde ve sadece küçük bir bölgede geliştiğinde kullanılır. Akciğerin başka yerlerinde de kanser hücrelerinin olduğu düşünülürse, bu tür bir cerrahi önerilmeyecektir.

Anahtar deliği cerrahisi küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hastalarda tümör çok küçük ve kanser erken evredeyse uygulanabilir. Bu tür cerrahiye, video yardımlı torakoskopik cerrahi denir.

Bu operasyonda göğüsten açılan küçük bir kesiden teleskopik kameralı esnek bir tüp sokulur. Bu sayede, akciğerler görüntülenerek yakından kontrol edilir ve bu görüntüler kayda alınır. Ardından yine göğüste açılan 1,2 veya 3 küçük kesiden ameliyat aletleri sokularak operasyona devam edilir.

Cerrahi sırasında akciğerin çevresindeki bazı lenf bezleri alınacaktır. Bunun sebebi, bu lenf bezlerinin asıl kanserden ayrılarak yayılımı tetikleyecek kanser hücreleri içerme olasılığıdır. Alınan şüpheli lenf bezleri laboratuvar ortamında incelenir. Patoloji sonuçları, lenf bezlerinin kanser hücreleri içerdiğini gösterirse, bu sonuç cerrahi sonrası hastaya verilecek olan tedaviyi etkileyecektir.

Kanser vücudun diğer bölgelerine yayılım göstermişse, ana tedavi genellikle cerrahi olmaz. Vücudun herhangi bir yerinde olabilecek kanser hücrelerinin bölgesel bir tedavi yöntemi olan cerrahi ile temizlenmesi pek mümkün olmaz. Bu durumda, hastaya cerrahi tedavi yerine tüm vücuda kan dolaşımı yoluyla ulaşan kemoterapi tedavisi ve bu tedaviye yardımcı yine bölgesel bir tedavi yöntemi olan radyoterapi tedavileri önerilecektir.

Hastada ciddi bir kalp rahatsızlığı veya başka bir akciğer hastalığı olduğunda cerrahiye uygun olmayacaktır. Hastaya uygulanan fiziksel muayene ve bir dizi test, cerrahiye uygunluğu ve uygunsa ne tür bir cerrahi yapılabileceğini gösterecektir. Sağlık koşulları cerrahiye uygun olmayan hastalar için radyoterapi ve kemoterapi önerilebilir.

– İlginizi çekebilir: SBRT: Erken evre akciğer kanserinde tek seçenek ameliyat mı?

Radyoterapi tedavisi, kanser hücrelerindeki DNA’ya zarar verir. DNA, vücuttaki hücrelerin nasıl hareket edeceğini kontrol eden genetik bir koddur. Radyoterapi ya doğrudan DNA’ya zarar verir ya da DNA’ya zarar veren, serbest radikaller olarak adlandırılan yüklü parçacıkları meydana getirir.

Kanser hücreleri, DNA’ları zarar gördüğünde ölür veya gelişmesi durur. Kanser hücresi öldüğünde vücut ölü hücreleri parçalar ve atık madde olarak vücuttan atar. Kanser hücrelerinin yanı sıra normal hücrelerde radyoterapiden zarar görebilir, ancak genellikle kendi kendilerini onarabilirler.

I ve II. evrede çoğunlukla tercih cerrahidir. Ancak, cerrahinin tercih edilemediği durumlarda radyoterapi bir seçenektir. Son yıllarda erken evrelerde SBRT adlı özel radyoterapi yönteminin kullanımı giderek artmaktadır.

III evrede cerrahiye uygun olmayan hastalarda, radyoterapi eş zamanlı kemoterapi standart tedavi yöntemi olarak uygulanır. Bu yönteme, radikal radyoterapi ya da küratif amaçlı radyoterapi denir. Radyoterapi, kanser akciğerin sağ üst tarafında geliştiğinde sık kullanılan bir yöntemdir. Pancoast tümörler olarak adlandırılan bu tümör türü, kola bağlı sinirlere çok yakındır ve ameliyat edilmesi zordur. Bu sebeple, kemoterapi, radyoterapiyi takiben verilebilir. Bu tedavilerin sonucunda küçülen tümörün ameliyatla alınması sağlanabilir.

Kemoterapi ve radyoterapinin birlikte uygulanmasına eşzamanlı kemoradyoterapi veya eşzamanlı kemoradyasyon denir. İki tedavinin birlikte verilmesi hastada oluşan yan etkileri arttırır. Bu sebeple, kemoradyoterapi sağlık koşulları elveren hastalarda uygulanmaktadır. Yine, sağlık koşulları elveren II ve III. evre küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hastalara da kemoradyoterapi önerilmektedir.

Radikal radyoterapi tedavisi farklı yollarla uygulanabilmekle birlikte, günümüzde en tercih edilen yöntem 4-7 hafta arası her gün 1 tedavi olarak verilen yöntemdir. Radyoterapi, hastaya pazartesiden cumaya ayakta tedavi şeklinde verilir. Tedavi planına göre, hafta sonları hariç her gün hastanede tedavi uygulanır. Hastaya verilen radyasyon dozu, her iki uygulama şeklinde de yaklaşık aynıdır. Bazı araştırmalar, bir kısım akciğer kanseri hastalarda günlük verilen tek tedavi yerine fraksiyon sayısı artırılmış ve tedavi süresi kısaltılmış radyoterapi rejiminin daha faydalı olduğunu göstermiştir. Ancak bu henüz tartışma konusudur ve pratik uygulamaya girmemiştir.

Göğüste tümörün karşı tarafındaki lenf bezlerine yayılan III. evre akciğer kanserinde kemoterapi sonrasında radyoterapi uygulanabilir. Kemoterapi ve sonrasında radyoterapi uygulamasına ardışık tedavi adı verilir.

Erken evre akciğer kanseri olan hastalarda cerrahi sonrası radyoterapi, akciğerde kanserin tekrarlama riskini az da olsa azaltabilir. Bu yönteme adjuvan radyoterapi denir. Radyoterapi genellikle cerrahi ile tamamen alınamayan kanserin tedavisi için uygulanır ya da cerrahi sırasında akciğere yakın lenf bezlerinde kanser hücreleri tespit edilirse, hastaya radyoterapi tedavisi verilebilir.

Radyoterapi öksürük, ağrı ya da öksürükle kan gelmesi (hemoptizi) gibi göğüste oluşan bazı belirtileri kontrol altına almada oldukça iyi bir yöntemdir. Ayrıca, kemiğe yayılan kanser hücrelerine bağlı oluşan ağrıyı da azaltabilir. Bu tür bir radyoterapi, hastaya farklı yollarla verilebilir.

Kanser tedavisini farklı yollarla vermek, bazı durumlarda fayda sağlayabilir. Tedavinin uygulanma yolu, hastanın kişisel ihtiyaçlarına bağlıdır. Ayrıca, yan etkilerin neredeyse her zaman geçici süreli olduğunu, ancak tedavi kürü uzadıkça bu yan etkilerin artığını bilmek gerekir.

Stereotaktik vücut radyoterapisi, küçük, yeri tam tespit edilmiş derinlerde bulunan tümörlerde kullanılabilir. Daha çok akciğer, karaciğer veya pankreasta gelişen tümörler için kullanılan bir tedavi yöntemidir. Bu tür radyoterapi yöntemine, stereotaktik vücut radyoterapisi veya stereotaktik ablatif radyoterapi denir.

Kemoterapi, kanser hücrelerini yok etmek için kanser (sitotoksik) ilaçlarının kullanılması anlamına gelir. Bu tedavi yöntemiyle kanser hücrelerinin büyümesi ve çoğalması engellenir.

Küçük hücreli akciğer kanserinde hastalık, teşhis koyulduğunda akciğerden başka bölgelere yayılım göstermiş olma eğiliminde olduğu için ve kemoterapiye çok iyi yanıt verdiği için ana tedavi kemoterapidir.

Kemoterapi ilaçları, kan yoluyla tüm vücudu dolaşarak akciğerdeki tümöründen ayrılan ve görüntüleme testlerinde gözle görülemeyecek kadar küçük olan yayılım göstermiş kanser hücrelerini tedavi edebilir. Mikroskobik yayılım çoğunlukla küçük hücreli akciğer kanserinin en erken evresinde bile görülebilir.

Kemoterapi çoğunlukla tek başına uygulanır ya da radyoterapi öncesi veya sonrası (ya da aynı anda) uygulanabilir. En erken evre küçük hücreli akciğer kanseri hastasına cerrahi yapılacaksa, hastaya öncesinde veya sonrasında kemoterapi önerilebilir.

Kemoterapi, genellikle sisplatin veya karboplatin içeren kombine tedaviler olarak verilir. Bu tedaviler şöyledir:

Küçük hücreli akciğer kanseri genellikle bu tedavilere olumlu yanıt vermektedir. Ancak, tedaviden elde edilen sonuçları geliştirmek ve yan etkileri azaltmak için diğer tedavi kombinasyonları araştırılmaya devam etmektedir.

Tedavi sonrası tekrarlayan (nüks) kanserlerde, yukarıda bahsi geçen tedavilerden biri veya aşağıda belirtilen kemoterapi kombinasyonlarından biri uygulanabilir.

Siklofosfamid, doksorubisin ve vinkristin ya da doksorubisin, siklofosfamid ve etoposid üçlü kombine tedavileri alamayan hastalar için topotekan kemoterapi tedavisi uygulanabilir.

Ayrıca yeni nesil immünoterapi ilaçlarıdan olan pembrolizumab küçük hücreli akciğer kanserinde etkili bulunmuştur, fakat henüz klinik pratikte kullanılmaya başlanmamıştır.

Bu alanda oldukça yeni ve dikkat çekici gelişmelerden biri de 2016 Amerikan Tıbbi Onkoloji Derneği’nin (ASCO) yıllık toplantısında sunulan Rovalpituzumab Tesirine (Rova-T) adlı ilaçtır.

Erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) cerrahi sonrası; radyoterapi tedavisi öncesi, sonrası veya birlikte; lokal ileri evre küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde veya kanser yayılım gösterdiğinde kemoterapi tedavisi uygulanır.

Erken evre küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde cerrahi sonrası kemoterapi (adjuvan tedavi), kanserin tekrarlama riskini azaltmaya yardımcı olabilir. Ancak uygulama öncesinde kemoterapinin faydaları ve olası riskleri konusunda doktorla görüşülmesi önemlidir.

Kemoterapi ilaçlarının yan etkilere yol açabildiği bilinmektedir. Bu sebeple, uygun koşullara sahip hastalarda kemoterapi daha olumlu sonuçlar vermektedir. Kemoterapi alabilecek durumda olan hastalar için (sağlık durumu, kanserin evresi ve durumu gibi) kemoterapi genellikle cerrahi sonrası 8 hafta içinde başlatılır.

Kombine kemoterapi, tek bir ilaç tedavisinden daha olumlu sonuçlar verme eğilimindedir. Küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde hastalara, genellikle kombine tedavi olarak sisplatin veya karboplatin ve ek olarak aşağıda belirtilen ilaçlardan en az bir tanesi verilir:

Radyoterapi öncesi veya sonrası kemoterapi verilmesi, bazen cerrahi uygulanamayan erken evre küçük hücreli olmayan akciğer kanserinin yok edilmesine yardımcı olabilir. Kemoterapi ilaçları yukarıda belirtilen ilaçlarla aynı olacaktır.

Bu tedaviler, ileri evre küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hastaların yaşam sürelerinin uzamasına yardımcı olabilir. Hastanın durumu (sağlık durumu vs.) uygunsa kanseri kontrol altına almak için en iyi yol olarak kemoterapi ve radyoterapiden (kemoradyoterapi) oluşan kombine tedavi önerilebilir.

Bölgesel ileri evre akciğer kanseri, akciğerin ötesinde etrafındaki dokulara ve yakınındaki lenf bezlerine yayılım göstermiş demektir. Metastatik akciğer kanseri, vücudun uzak bölgelerindeki organlara ve lenf bezlerine yayılım göstermiş kanser anlamına gelir. Kemoterapi, bölgesel ileri evre veya metastatik küçük hücreli olmayan akciğer kanseri gelişimini yavaşlatmaya veya küçültmeye yardımcı olabilir. Bazı vakalarda, belirtileri kontrol altına almak için de hastaya kemoterapi uygulanmaktadır.

Metastatik küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde hastalara, genellikle kombine tedavi olarak sisplatin veya karboplatin ve ek olarak aşağıda belirtilen ilaçlardan en az bir tanesi verilir:

Sisplatin ve pemetreksed tedavisi alan ve kanseri küçülen veya kanser gelişimi duran hastalara tek başına pemetreksed tedavisine devam edilmesi önerilebilir. Buna, pemetreksed koruma/idame tedavisi adı verilir.

Kemoterapi tedavisi devam ederken kanserin gelişimi devam ederse, daha önce uygulanmamış olan hastalara dosetaksel kemoterapi tedavisi önerilebilir ya da başka bir kemoterapi tedavisi uygulanabilir.

Hastanın kanser hücreleri belli proteinleri içeriyorsa, hastalık erlotinib (Tarceva), gefitinib (Iressa) veya krizotinib (Xalkori) gibi hedefe yönelik tedavi ilaçlarına yanıt verebilir. Bu sebeple, bu ilaçlardan biri hastaya önerilebilir.

Bir sonraki tedavinin olası riskleri ve faydaları hastaya detaylı bir şekilde anlatılacaktır. Ancak, bu tedaviler tüm hastalarda aynı etkiyi göstermeyecektir. Tedavi hastaya özel planlanırken hastanın içinde bulunduğu koşullar, sağlık durumu dikkate alınarak gelişecek olası yan etkileri tolere etme gücü sorgulanacaktır.

Kemoterapi tedavisi, hastaya damardan enjekte edilerek ya da ağızdan hap şeklinde verilebildiği gibi atar damardan doğrudan tümör içine (intraarteryel) yoğun olarak da uygulanabilir. Hastanın hangi ilacı ne sıklıkta kullanacağına; sağlık durumu, hastalığının evresi, devamlı kullandığı ilaçlar gibi bir dizi etken göz önünde bulundurularak karar verilir.

Kemoterapi tedavisi çoğunlukla her 3-4 haftalık sürelerde verilir. Sonrasında tedaviye ara verilerek vücudun olası yan etkilerle baş etmesi için zaman verilir. Hastaya uygulanacak bir dizi tedavi aşağıda belirtilen etkenler göz önünde bulundurularak verilir:

Kemoterapi tedavilerinin çoğu hastaya ayakta tedavi olarak verilir. Bir başka deyişle, hasta kemoterapi verilecek günlerde hastaneye gelerek tedavisini alır ve evine döner. Yan etkileri kontrol altına almak için hastaya evde kullanmak üzere ayrıca ilaç tedavisi verilir.

Uzun süre alınan bazı kemoterapi ilaçlarının hastanede verilmesi gereklidir. Bu gibi durumlarda hasta, bir ya da birkaç gece hastanede kalabilir.

Kemoterapilerin çoğu 4-6 kür tedavi şeklinde verilir. Böylece, tüm süreç 3-6 ay arasında tamamlanabilir. Kemoterapi belirtilerini kontrol altına almak için uygulanan tedavide, hastanın bu süreci daha rahat geçirmesi hedeflenir.

Kanserin yol açtığı belirtileri kontrol altına almak için kemoterapi verildiğinde hastanın kendini daha iyi hissetmesi amaçlanır. Belirtiler gözlemlenerek tedavinin etkisi, ayrıca röntgen ve tarama testleri ile kanserin büyüklüğü sık sık kontrol edilir.

Hastaya fayda sağladığı görülen tedavi uygulanmaya devam edilecektir. Tedavi fayda sağlamazsa, uygulanan tedavi durdurulabilir veya farklı bir tedavi planı önerilebilir.

Bu tür bir tedavi, kanserli hücrelerdeki değişiklikleri hedef alarak normal hücrelere verilen zararı azaltır ve kanser hücrelerinin gelişimini ve yayılımını engeller.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, tüm tümörlerin hedeflerinin aynı olmadığını göstermiştir. En etkili tedaviyi bulmak için hastadaki tümörde gen, protein ve diğer faktörleri tanımlamak için bir dizi test uygulanabilir. Bazı akciğer kanserlerinde, kanser hücrelerinde oldukça fazla miktarda anormal protein bulunur. Bu proteinleri bulmak için uygulanan testler, hangi tedavinin hasta için etkin olacağına karar verilmesinde önemli rol oynayabilir. Ek olarak, belli moleküler hedefler hakkında daha çok bilgi edinmek ve yeni tedaviler bulmak için yapılan birçok araştırma sürdürülmektedir.

Akciğer kanserinde aşağıda belirtilen farklı türde hedefe yönelik tedaviler uygulanabilir. Bu tedavilerin planlama sürecinde tedavi ve olası yan etkileri konusunda hastanın bilgi alması, gelişebilecek olası durumlarda daha bilinçli hareket etmesini sağlayacaktır.

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) tüm akciger kanserlerinin %80’nini olusturur. KHDAK’de kemoterapi ile hedefimiz tümör hücrelerinin büyümesini ve çoğalmasını engelleyerek hastanın şikayetlerini azaltmak, yaşam kalitesini arttırarak yaşam süresini uzatmaya çalışmaktır. KHDAK deki moleküler yolları ve bu yollardaki anormal değişiklikleri (mutasyonlar) anladıkça bu mutasyonlara özgü hedefe yönelik ilaçlar geliştirilmiştir. Geliştilen bu ilaçlarla metastatik evredeki hastalarda yaşam sürelerinde uzama, hastalıksız geçirilen sürede artış ve yaşam kalitesinde artışı beraberinde getirmiştir.

Bu kanserli hücreye özgü moleküler değişiklikler tümörün DNA’sından yapılan analizler sonucu ortaya konur. Genel olarak bu mutasyonlar saptanmayan hastalarda kemoterapi tercih edilir. İmmünoterapi ayrıca kemoterapi sonrası hastalığı artan, kemoterapiden fayda görmeyen hastalarda da tercih edilebilir.

1956 yılında bir biyokimyager olan Dr Cohen malign hücrelerde büyümeye neden olan mekanizmayı merak etmesi ile başlayan süreçte yaptığı gözlemlerde farelerden alınan tümör hücrelerinin civciv embryolarına verildiğinde embryolarda sinir gelişimi, büyümesine yolaçan bir maddenin salındığını saptamasıyla Epidermal büyüme faktörünü (EGF) keşfeder. Yaptığı hayvan deneyleri sonrası EGF’nin sadece malign hücreler için değil embiryonel gelişim, vücudun normal dengesinin sağlanmasıda da önemli rol oynadığını ortaya koyar. Dr Cohen EGF’nin keşfinden sonra moleküler yapısını açıklayabilmesi 20 yıllık bir sürecini alır ki nobel ödülünü ise ancak 1986 yılında alabilir.

EGFR protein yapıda, hücre yüzeyinde bulunan bir algaçtır (reseptör)

Bu algaç hücre yüzeyinde uyaranin baglandigi bolum, hucre zari bolumu ve hucre icinde enzim aktivitesi gosteren bolum olmak uzere uc kisimdan meydana gelir. Aktifleştiğinde hücre içinde sinyal iletimine ve bunun sonucunda hücre içi değişikliklere yol açar. EGFR’i kodlayan gende bir anormallik (değişim, mutasyon) meydana geldiğinde reseptörün çok çalışmasına bu da kanser hücrelerinin büyüme ve çoğalmasında artışa yol açar.

KHDAK’de EGFR’nin aşırı çoğalması (overekspresyon) hastaların %70’inde görülür. Fakat tedavi yanıtını belirleyen şey EGFR’de mutasyon varlığıdır. Mutasyonun var olma ihtimali KHDAK’de %20’dir

Mutasyon taraması özellikle KHDAK’nin alt tiplerinden

En sık mutasyon ekzon 19-21 (%90) ve ekzon 18-21’dedir. Bu mutasyonların varlığında hücre dış uyaran gelmeden hücre içinde sürekli kendi kendine sinyal oluşturur. Bu da tümörün büyümesine, çoğalmasına, damarlanma artışı ve metastaz yapmasına neden olur.

KHDAK de EGFR mutasyonu olanlarda bu tedavilerle cevap oranı % 50-60’dır

EGFR mutasyonu günümüzde hem tümör dokusundan hem de kandan bakılabilmektedir.

Bu mutasyonu taşıyanlarda kullanılabilecek hedefe yönelik tedaviler:

EGFR’nin hücre içindeki bölümünün enzim aktivitesi mevcuttur (fosfataz). Dış bölümüne uyaran bağlandıktan sonra iç bölümdeki bu enzim aktivitesiyle sinyal iletimi sağlanır. Erlotinib bu iç bölümdeki enzim aktivitesini önleyerek hücre içinde sinyalin devam etmesini engeller.

Hap şeklinde bir ilaçtır. Aç karnına alınması gerekir. En sık yan etkisi ciltte kızarık döküntü, ishal, bulantı ve kusmadır. Nadiren karaciğer, akciğer, böbrek problemleri yapabilir.

Erlotinibin kemoterapi ile kıyaslandığı çalışmalarda tedavi bitttikten sonra hastalığın tekrarlamasına veya kötüleşmesine kadar geçen sürede (PFS), tedaviye cevap verme oranlarında Erlotinib ile anlamlı katkı sağlandığı, ortaya konmuştur. Genel sağkalımda istatisitiksel olarak anlamlı bir üstünlük sağlamaması kemoterapi alan çalışma kolundaki hastalardan hastalığında ilerleme gösterenlere erlotinib başlanmasına bağlanmaktadır. EGFR mutasyonu bulunan hastalarda Erlotinib ile 13 aylık PFS, 27 aylık genel sağkalım sağlanmıştır.

Erlotinib ile benzer mekanizmaya sahiptir.

Kemoterapi ile karşılaştırıldığı üç büyük çalışmadan olan IPASS çalışmasına 1217 hasta alınmıştır. Gefitinib ile karboplatin-paklitaxel kemoterapisi kıyaslanmıştır. Çalışmanın sonucunda hastalığın ilerilemesine kadar geçen sürede (PFS), tedaviye cevap verme oranlarında gefitib ile anlamlı katkı sağlandığı, ortaya konmuştur. Genel sağkalımda istatisitiksel olarak anlamlı bir üstünlük sağlamamıştır. Gefitinib ile 10 aylık PFS, 22 aylık genel sağkalım elde edilmiştir. Bu çalışmada EGFR mutasyonu olmayan hastalarda PFS’nin kemoterapiye göre 5 ay daha kötü olduğu gösterilmiştir.

EGFR’nin enzim aktivitesi olan iç bölümüne geri dönüşümsüz olarak bağlanan ikinci kuşak EGFR engelleyici ilaçtır. Ilk basamak ikili kemoterapi sisplatin- pemetrexet ile yapılan karşılaştırmada 11 aylık PFS katkısı ve artmış cevap oranı ile EGFR mutasyonu olan hastalarda kemoterapiye üstün bulunmuştur. Genel sağkalım her iki hasta kolunda da 25 ay olarak benzer bulunmuştur.

Yapılan çalışmalarda EGFR mutasyonu olan hastalarda her üç ilacın da benzer etkinlikte olduğunu ortaya koymuştur. Yan etkiler açısından ileri düzey (grad 3-4) ilaç cilt toksisitesi erlotinib alanlarda daha fazla görülmüştür.

Gefitinib ile afatinibin karşılaştırıldığı çalışmada hastalık kontrol oranları afatinibde 2 ay daha iyi olmakla birlikte ciddi yan etkiler de yine afatinib alan hastalarda daha fazla gözlemlenmiştir.

Kemoterapi sonrası hastalığı artan hastalarda ikinci basamakta gefitinib ile erlotinibin karşılaştırıldığı çalışmada her iki ajan ile benzer etkinlik, genel sağkalım elde edilmiştir.

EGFR engelleyici ilaçlar ile birlikte standart platin içeren ikili kemoterapinin kullanımının sağkalım katkısı sağlamadığı yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur.

Aynı şekilde ikinci basamak tedavide de birlikte kullanımları başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Hedefe yönelik tedavilerde tedaviden fayda görülmemeye başlayana kadar tedaviye devam etmek isteriz. Bu ya yeni sirayet ile ya da var olan hastalık alanlarında artış oluncaya kadarki süreci kapsar. Eğer ilaca bağlı ciddi, kontrol altına alınamayacak yan etkiyle de karşılaşırlaşılırsa tedavi kesilebilir.

Genellikle bu tedavilerin 1. yılından sonra direnç gelişmeye başlar. Allta yatan en önemli neden EGFR geninde ikinci bir genetik değişiklik (mutasyon) gelişmesidir. Direnç gelişenlerin %60’lık kısmında T790M mutasyonu görülür.

Bu T790M mutasyonu taşıyanlarda hedef olarak geliştirlen üçüncü kuşak EGFR baskılayıcı ajan Osimertinib’dir. Yapılan erken dönem çalışmalarında (Faz I-II) Erlotinib veya gefitinibe direnç gelişmiş T790M mutasyonu taşıyan hastalarda 10 aylık PFS katkısı ve %60lık cevap oranı ile FDA onayını almıştır.

Gefitinib veya erlotinib kullanmış ve direnç gelişmiş hastalarda geri dönüşümsüz baskılayıcı ajan olan Afatinib in etkin olduğu gösterilmiştir.

ALK akciğer kanser hücrelerindeki yüzey resptörlerinden biridir.

ALK (Anaplastik Lenfoma Kinaz) geninin bir parçasının başka bir genle birleşip yeni bir gen oluşturması sonucu oluşan mutasyondur. Bu oluşan mutasyon ALK yüzey reseptörlerinin aşırı aktifleşmesine buna bağlı kanser hücrelerinde büyümeye yol açar. EGFR mutasyonu ile birlikte görülmez.

KHDAK %7 sinde bu mutasyon gözlenirken akciğer adeokarsinom alt tipine sahip hiç sigara içmemiş, EGFR mutasyonu olmayan hastalarda bu oran %33’e çıkar.

Mutasyon taraması özellikle KHDAK’nin alt tiplerinden adenokarsinom, büyük hücreli tip ve alt tiplendirmesi yapılamayanlarla hiç sigara içmemiş squamöz hücreli, adenosqumaöz hücreli (karışık tip) kanserlere önerilir.

ALK’nın hücre içindeki bölümüne bağlanarak hücre içi sinyal iletimini baskılar. Crizotinib aynı zamanda ROS1 yolunu da baskılar. Bu nedenle her iki mutasyon durumunda da kullanılabilir.

KHDAK de başlangıç tedavisinde kullanımında xalkori ile platin-pemetrexet ikili kemoterapisi ile kıyaslanmıştır. Bu çalışmada kemoterapiye göre 11 aylık PFS ve %74lük cevap oranı ile kemoterapiden üstün gelmiştir.

KHDAK de daha önce kemterapi almış hastalarda yapılan Fax III çalışmada xalkori ile kemoterapi ajanlarında dosetaksel, pemetrexet kıyaslanmış. PFS de kemoterapi kolarında göre üstünlük elde edilmiş. Xalkori ile %65 cevap oranı ile 23 aylık sağ kalım elde edilmiştir.

Hap formunda olan xalkori günde iki kez yemeklerle birlikte veya yemekten önce kullanılır.

En sık yan etkisi görme problemleridir. Bunun yanısıra kusma, ishal, kabızlık, halsizlik görülebilir.

Genellikle direnç gelişimi 1. yıldan sonra meydana gelir. Direnç gelişimde birden fazla genetik değişiklik meydana getirir. Bu durumda ikinci kuşak ALK yolu baskılayıcısı olan Ceritinibe geçilebilir.

Daha önce crizotinib kullanmış hastalardaki cevap oranı %56, cevap süresi 8,3 ayken, ilk basamak kullanımında cevap oranı%72 ve cevap süresi 17 aydır. Bu erken dönem çalışmalar sonrası Ceritinib FDA onayını almıştır.

Diğer bir ikinci kuşak ALK baskılayıcı ilaçtır. Crizotinib tedavisine direnç gelişen hastalarda özellikle beyin metastazında etkinliği gösterilmiştir. Daha önceden hem kemoterapi kullanan hem de crizotinib kullanan hastaları içeren 122 hastanın alındığı çalışmasında cevap oranı %50, hastalık control oranı %79 ve PFS 9 ay olarak belirlenmiş. Bu çalışma sonrası Alecensa FDA onayını almıştır.

Tüm KHDAK’nin %2’sinde görülür. ALK mutasyonu gibi yüzey reseptörlerinin aşırı aktifleşmesine buna bağlı kanser hücrelerinde büyümeye yol açar. ROS 1 testi ALK ve EGFR mutasyonu bulunmayan ya da mutasyon durumu bilinmeyen akciğer kanserli hastalara bakılması önerilir. Crizotinib (Xalkori) Crizotinib aynı zamanda ROS1 mutasyonunda da etkilidir. Yapılan klinik çalışmasında xalkori ile %72lik cevap ile 19 aylık hastalığın ilerlemesie kadar geçen süre sağlanmıştır.

KHDAK’deki moleküler yolları ve bu yollardaki anormal değişiklikleri (mutasyonlar) anladıkça bu mutasyonlara özgü hedefe yönelik ilaçlar geliştirilmiştir. Bu mutasyonlardan akciğer kanseri için en iyi tanımlanan 3 tanesi (EGFR, ALK ve ROS1) ve bu hedeflere yönelik geliştirilen ilaçlar yukarıdaki şekilde gösterilmiştir.

Nadiren görülen mutasyonlardır. Bu hedeflere yönelik geliştirilen ilaçlar bulunmakla birlikte KHDAK’deki etkinliği gösterecek olan klinik çalışmaları halen devam etmektedir. Bu mutasyonlar:

Kanser hücreleri büyümek için kandaki yiyecek ve oksijene ihtiyaç duyar. Tümör VEGF (vasküler büyüme faktör reseptörü) molekülleri üzerinden kan damarını yapar, büyüme sinyalleri oluşturur. VEGF’ün bağlandığı yüzey algacına karşı geliştirilen ilaçlar kanser damar yapılanmasını bozar ve büyümesini engeller.

VEGF’e bağlanarak büyüme sinyallerinin gönderilmesini önler.

Başlangıç tedavisinde genel performansı iyi olan skuamöz hücreli dışı KHDAK’de platin içeren ikili kemoterapi rejimine eklenmesinin tek başına kemoterapi alanlara göre daha iyi cevap oranı, hastalığın artışına kadar geçen süre ve genel sağ kalım sağladığı gösterilmiştir. Bevacizumab ile ilgili önemli olan husus hemoptizi (öksürükle kan gelmesi) ve beyne sirayet etmiş hastalıkta kullanımı önerilmemektedir.

Venöz (toplar) damardan verilir. İlk verilişte 90 dakikada sonraki dozlarda 30 dakikada verilir. Kemoterapi ile birlikte kullanılır. Verilen kemoterapi rejimine göre değişmekle birlikte iki vey a üç haftada bir verilir.

En sık yan etkisi tansiyonda yükselme ishal, yorgunluk hissidir.İdrardan protein kaçağına yol açabilir. Nadiren görülen fakat ciddi yan etkileri, kalp krizi, inme, barsak yırtığı, vücutta kanamadır.

Endotel hücresindeki VEGF algacına bağlanır böylece VEGF’ün algaca bağlanmasını önlemiş olur. Büyüme sinyallerinin başlamasını engellemiş olur.

KHDAK 1253 hastanın alındığı çalışmada, ikinci sıra tedavide dosetaksel kemoterapisi ile birlikte kullanımı ile genel sağ kalımda uzama sağlamıştır.

Venöz damardan 60 dakikada verilir. Her iki haftada bir kemoterapi ile birlikte verilir.

En sık yan etkisi tansiyon yükselmesi ve ishaldir. Nadir görülen ciddi yan etkileri kanama, barsak yırtılmasıdır.

Monoklonal antikor yapısında iki ilaç olan bevasizumab ve ramucirumab, VEGF adlı uyarıcıların (ligand), kendi reseptörlerine bağlanmasını engeller, böylelikle tümörü besleyecek yeni damarların oluşması engellenmeye çalışılır.

Yakın zamana kadar akciğer kanseri, bağışıklık sistemi tarafından tanınamayan, başka bir deyişle immünojenik olmayan bir kanser türü olarak düşünülmekteydi. Fakat 2010 sonrası adını duyuran immün kontrol noktası inhibitörleri ile akciğer kanseri tedavisinde önemli adımlar atılmıştır. İleri (4.) evre akciğer kanseri hastaların bir kısmı bu ilaçlardan ciddi orandan fayda görmüş ve yaşam süreleri uzamıştır. Günümüzde akciğer kanserinde denenen immünoterapiler 3 ana başlıkta incelenebilir:

Bu tedavi “bağışıklık sisteminin fren mekanizmalarının kaldırılması” olarak özetlenebilir. Böylelikle kansere karşı daha güçlü ve etkili bir immün yanıt oluşmasının önü açılır. Birden fazla sayıda immün kontrol noktası (immune checkpoint) vardır ve bu hücresel fren mekanizmalarına karşı çeşitli ilaçlar hem kullanıma girmiş hem de halen geliştirilmektedir. Burada ilacın enteresan bir çalışma mekanizması vardır: buna inhibitörün inhibisyonu (baskılayıcının baskılanması) denir. Bağışıklık sisteminin baskılayan ve hem tümörde hem bağışıklık sistemi hücreleri üzerinde bulunabilen moleküller (PD-1, PD-L1 ve CTLA4 gibi), antikor yapısındanki ilaçlar ile engellenmekte, böylelikle immün yanıtın önü açılmaktadır.

Akciğer kanserinde onay alan 2 adet immün kontrol noktası inhibitörü vardır, ikisi de anti-PD-1 yapısında monoklonal antikorlardır (nivolumab ve pembrolizumab).

4 Mart 2014 tarihinde FDA onayını alan Opdivo, ileri evre yassı hücreli akciğer kanserli hastalarda, standart tedavi olarak adlandırılan platin içerikli ilaçlar (sisplatin, karboplatin) sonrası yanıtsızlık gelişmesi durumunda kullanılmaya başlanmıştır. Opdivo ayrıca 9 Ekim 2015 tarihinde adenokanser türünde ileri evre küçük hücreli dışı akciğer kanserinde de FDA onayı almıştır. Opdivo, immun sistem hücrelerimizi baskılayan PD-1 proteininin aktivitesine engel olmaktadır ve böylece immün sistem hücrelerimiz çalışmasını sürdürebilmektedir. Opdivo, daha önce melanom tedavisinde de onay alan bir immünoterapi ilacıdır. En önemli yan etkisi isilik olarak gösterilmiştir.

Pembrolizumab etken maddeli Keytruda adlı ilaç, 2 Ekim 2015 tarihinde küçük hücreli dışı akciğer kanserinde kullanım onayı almıştır.

Pembrolizumab küçük hücreli akciğer kanseri dahil birçok kanser türünde etkinik göstererek heyecan yaratmıştır. Etkinlik gösterdiği diğer kanser türleri; metastaz yapmış maling melanom, baş boyun kanseri, özofagus (yemek borusu) kanseri, mide kanseri, mesane (idrar torbası), küçük hücreli olmayan akciğer kanserleri, karaciğer kanseri (hepatoselüler kanser), over (kadılarda yumurtalık) kanseri, kolon rektum (kalın barsak) kanseri.

Terapötik kanser aşıları, tümöre özgü antijenleri hedef alarak bağışıklık sistemi yanıtı oluşturmayı hedefleyen immünoterapilerdir. Bu antijenlerin en bilinenleri MAGE-3 (akciğer kanserlerinde %42 oranında bulunur); NY-ESO-1 (akciğer kanserlerinde %30 oranında bulunur), survivin ve MUC1‘dir.

Çok sayıda klinik çalışma devam etmekle birlikte, şimdiye kadar uluslararası kullanım onayı alan bir akciğer kanseri aşısı olmamıştır.

Adoptif hücre tedavisi olarak da adlandırılan bu yöntemde T hücre olarak adlandırılan bağışıklık sistemi hücreleri hastadan toplanır, genetik olarak modifiye edilir veya aktiviteleri artması için kimyasallara edilir, ve kansere karşı bir bağışıklık yanıtı tetiklemesi için tekrar hastaya verilir. Akciğer kanseri için adoptif hücre terapisinin denendiği birçok klinik çalışma mevcuttur, fakat henüz uluslararası onay alan bir yöntem olmamıştır.

Bu klinik çalışmalardan biri faz-2 aşamasına kadar gelmiştir. Küçük hücre dışı akciğer kanserli hastaların dahil edildiği çalışmada tümör içinde bulunan lenfositler (tumor-infiltrating lymphocytes = TIL) hastadan toplanmakta, çeşitli işlemlerden geçirilmekte ve kemoterapiyi takiben uygulanmaktadır (klinik çalışma adı ve linki: T Cell Receptor Immunotherapy for Patients With Metastatic Non-Small Cell Lung Cancer).

Isı tedavisi veya termoterapi olarak da bilinen hipertermi, vücut dokusunun yüksek ısıya (39 – 44 °C arası) maruz bırakılmasıyla uygulanan tamamlayıcı bir kanser tedavi yöntemidir. Araştırmalar yüksek ısının normal dokulara çok az zarar vererek kanser hücrelerine hasar verdiğini veya öldürdüğünü göstermiştir. Hipertermi, kanser hücrelerini öldürerek ve hücrelerdeki proteinlere ve yapıya zarar vererek tümörü küçültebilir.

Akciğer kanserinde dışarıdan uygulanacak cihazlar ile uygulanan hipertermi yönteminin yararı ile ilgili bilgi yok denecek kadar azdır.

Kanserde hipertermi – ısı ile tedavi hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanserinde ameliyat, klasik tedavi yaklaşımımızdır. Son dönemde hedeflenmiş ışın tedavi yöntemi olan sterotaktik vücut radyoterapi (SBRT) ile ilgili yapılan çalışmalarda SBRT’nin bu hasta grubu için etkin ve güvenilir bir yöntem olduğu görülmüştür.

Özellikle yaşlı ve performansı kırılgan hastalarda operasyona alternatif olabilecek olan SBRT yönteminin tek başına ameliyat kadar etkin olduğunun görülmesi ve işleme bağlı yaşam kaybı oranının ( mortalite ) yayımlanan çalışmalarda %0 olması klasik tedavi yaklaşımımız değişiyor mu sorusunu gündeme getirmiştir.

Saygın onkoloji dergilerinden Cancer’de yayımlanan çalışmada küçük hücreli dışı akciğer karsinomlu 92 hasta değerlendirilmiş. Akciğerdeki tümör çapı 5 – 7.5 cm olan ve lenf bezlerinde sirayet bulgusu olmayan erken evre operasyona uygun hastalara SBRT uygulanmış. Çalışmanın sonucunda SBRT ile 1 yıllık bölgesel hastalık kontrol oranı %72 iken 2 yılda %54 olarak belirlenmiş. Hastalığa bağlı sağ kalım oranı 1 yılda %96 iken, 2 yıllık sağ kalım oranı %76 olarak saptanmış.

Bu çalışmayla SBRT’nin, erken evre küçük hücre dışı akciğer kanserinde cerrahi kadar etkin ve güvenilir olduğunu kanıtlamıştır, bununla birlikte var olan sonuçların olgunlaşmasını beklemek gerekiyor.

Radyofrekans ablasyonu, kanser hücrelerini öldürmek için radyo dalgalarının ürettiği ısıyı kullanır. Radyofrekans bir tür elektrik enerjisidir. Ablasyon ise, tamamen yok etmek demektir. Elektrik enerjisi, tümörü ısıtır ve kanser hücrelerini öldürür. Bu yöntem, ameliyat edilemeyen veya klasik bir ameliyatı tercih etmeyen erken evre küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hastalar için uygulanabilir. Ayrıca, tümörün hava yollarını tıkaması sonucu nefes darlığı şikayeti olan ileri evre akciğer kanseri hastalarda da kullanılabilir. Radyofrekans ablasyon (RFA), akciğer kanserinin diğer tedavi yöntemleri ile birlikte kullanılabilir ve gerekirse bir kezden fazla tekrarlanabilir.

Radyofrekans ablasyonu, hasta lokal veya genel anestezi altında iken yapılabilir. Küçük bir sonda (iğne gibi) göğüsten direk tümörün içine sokulur. Bu yönteme, perkütan (deri içinden uygulanan) radyofrekans ablasyonu denir. Bu yöntem genellikle BT görüntüleme yönteminin rehberliğinde yapılarak göğüsten içeri sokulan sondanın tam hedefi bulduğundan emin olunur. Sondada bulunan elektrotlar, ısı üretmek ve tümör dokusunu yok etmek için radyofrekans enerjisi yaratırlar. Bu işlem sonrasında hastanın bir gece hastanede yatırılması gerekebilir.

Kriyoablasyon kanserli dokuyu dondurarak tahrip eden bir ablasyon yöntemidir. İşlem sırasında yüsek basınçlı Argon gazı tümörün içine yerleştirilen iğnelerin içinden geçirilerek iğnenin tam ucunda serbestleştirilir. Argon gazının basıncının aniden düşmesi dokuda eksi 40-80 derecelere varan bir soğutma yani dondurma etkisi yaratır. Joule-Thompson etkisi denen bu olayda, kriyoablasyon iğnesinin çevresinde bir buz topu (iceball) oluşur. Bu buz topu tümörde buz kristallerinin oluşması, damarların tıkanması ve hücrelerin kendi kendine ölümü ( apoptoz ) sonucu yaygın bir doku ölümüne yol açar.

Bu yöntemde kullanılan her bir iğne 2-3 cm arasında bir ablasyon yani tümör tahribatı oluşturabilmektedir. Büyük boyutlu tümörlerde iğne sayısı artırılarak ablasyon alanı büyütülebilir ve şekli değiştirilebilir. Örneğin tek iğne kullanıldığında yaklaşık 2 cm olan ablasyon çapı 4 iğne kullanıldığında 5 cm ye ulaşır ve böylece büyük tümörleri de tedavi etmek mümkün olabilir. Günümüzde kullanılan kriyoablasyon cihazlarına aynı anda 25 kriyoprob bağlanabilir ve çok büyük tümörlerde de etkin bir şekilde dokdurarak ablasyon uygulanabilir.

Kriyoablasyonun kullanıldığı kanserlerden biri de akciğer kanserleri veya akciğere metastaz yapmış diğer organların kanserleridir.

RFA ve kriyoalasyon hakkında daha detaylı bilgi için Ameliyatsız Kanser Tedavileri yazımızı inceleyebilirsiniz.

Meme Kanseri Belirtileri – Prof.Dr. Mustafa Şehsuvar GÖKGÖZ

Meme Kanseri Belirtileri - Prof.Dr. Mustafa Şehsuvar GÖKGÖZ

Meme Muayenesi Nasıl ve Ne Zaman Yapılır?

Meme kanserinde, memede bazı değişiklikler oluşabilir. Kadınlar, kendi kendini muayene sırasında buna dikkat etmelidir.

Meme ve memebaşında farklılık , Memenin yanında ve/ya da koltukaltında bir kitle veya kalınlık

Memebaşı akıntısı : Memebaşından kendiliğinden olan, tek taraflı, kanlı veya beyaz renkte bir akıntı önemlidir. Bu durumda hemen doktora müracaat edilmelidir. Bazı kadınlar, meme başını sıkarak akıntı geldiğini söylemektedirler. Bunu tavsiye etmiyoruz. Fibrokistik meme değişikliğinde memebaşından gri-yeşil renkte bir akıntı olabilir. Bu önemli bir belirti değildir.

Her ne kadar erken meme kanserinde kitleden dolayı ağrı/acıma olmasa da, memedeki ağrı, veya başka bir belirtinin sürmesi durumunda doktora başvurulmalıdır. Çoğunlukla kitle ile birlikte ağrı olması memede ani oluşan kistlerle ilgilidir.

Adet döneminden hemen önce ortaya çıkan ve âdetten sonra kaybolan veya boyutça küçülen yumrular hemen her zaman önemsizdir. Bu tür değişiklikler bazen fibrokistik değişiklikler olarak yorumlanır. Memenin üst-dış kısmında daha sık görülmekle birlikte, memenin herhangi bir bölgesinde ortaya çıkabilirler. Menopoz öncesi yaşlarda bu tür değişikliklerin daha sık görülme eğilimi vardır. Bu değişikliklerin kesin nedeni bilinmemekte, kadın hormonları olan östrojen ve progesterona memenin anormal bir aşırı yanıtını yansıttığı düşünülmektedir. Koltukaltındaki lenf bezleri de memedeki, koldaki (böcek ısırması, kesik, kurdeşen) veya koltuk altındaki (tıraş etmeniz durumunda) günlük değişikliklere yanıt verdiğinden, boyutlarında değişiklik meydana gelebilir. Memede giderek büyüyen bir bölge veya yumru gibi belirtiler varsa, fizik muayene, ultrasonografi ile değerlendirilmesi ve hatta mamografi çekilmesi, ayrıca sıvı veya doku örneği alınarak incelenmesi önerilir.

Meme başındaki, çeşitli kremler kullanılmasına karşın ortadan kalkmayan, pullu, bazen kaşıntılı döküntüler iyi huylu olabilir (kanser değildir). Ancak bunların Paget hastalığı adı verilen, nadir bir meme kanserine bağlı olma olasılıkları da vardır. Memenin Paget hastalığı genellikle bir döküntü ile başlar. Zamanla, meme başına akan süt kanalları boyunca büyüyebilir. Erken yakalanırsa tedavi edilebilir. Steroidli kremlerle tedavi edildiğinde ortadan kalkan döküntülerin ciddi olmadıkları söylenebilir. Herhangi bir şekilde döküntünün tekrar ortaya çıkması veya kaybolmaması durumunda doktorunuzun biyopsi önerisi iyi bir fikirdir.

Mikrokalsifikasyon (kireçlenme) : mamografide küçük birbirine benzemeyen ve kümelenmiş kireçlenmelerin (mikrokalsifikasyon) görülmesi önemli bir bulgu olabilir. Bunu daha ileri değerlendirme gerektirip gerektirmediğne doktorunuz ve radyoloji uzmanı karar verecektir.

Memenin içerisinde kanser gelişmesi ve bu oluşan kanserli dokunun muayene veya radyolojik incelemelerle saptanabilir hale gelmesi için bir süre geçmelidir. Meme kanseri tanısı konulan hastaların yaklaşık %80’inin şikayeti memede ele gelen kitledir. Bu nedenle, erişkin her kadının düzenli olarak kendi kendine meme muayenesi yapması önerilir. Kendi kendine meme muayenesi yapan kadın kendi memesini tanır, böylece memede oluşan en küçük değişiklikleri bile erkenden farkedebilir. Bu durum erken tanı için oldukça önemlidir. Daha küçük boyutta ve daha erken evrede saptanan meme kanserleri tam şifa ile tedavi edilebilir. Bu nedenle kadınların bilinçlenmesi ve farkındalık oluşması için toplumun her kesimi gayret göstermelidir.

Meme kanserinin en sık bulgusu ele gelen kitledir. Meme kanserinde saptanan kitlelerin özelliği sert ve düzensiz sınırlı olması ve rahat hareket etmemesidir. Çevre dokulara, göğüs kasına veya cilde yapışıklık gösterebilir. Memedeki kitleye koltuk altında kitle eşlik edebilir, kitle çevresinde ülserleşme, deride iyileşmeyen yara oluşumu görülebilir. Meme cildi ve meme başında değişiklikler de diğer bulgulardır. Meme kanserinin başka organlara yayılması durumunda, yayıldığı organa ait bazı şikayetler görülebilir. Kemik yayılımında (metastazı) bacak, kol veya bel ağrısı, karaciğer metastazlarında karın ağrısı, sarılık, akciğer metastazlarında nefes darlığı, öksürük, beyin metastazlarında görme bozukluğu, baş ağrısı veya baş dönmesi gibi şikayetlerle de hastalar nadiren de olsa müracaat edebilirler. Başka organlara yayılan tümörler genelde daha büyük hacme ulaşan ve öncesinde memede bir bulgu veren tümörlerdir.

Meme kanseri belirtileri şu şekilde özetlenebilir;

Yukarıda bahsedilen bulguların varlığında vakit kaybetmeden gerekli incelemeler yapılmalı, tanı konulmalı ve tedavi planlanmalıdır. Bahsedilen bulgular ortaya çıkmadan, tarama testleri ile meme kanserinin erken tanısı mümkündür. Meme kanseri kadınların en sık görülen kanseri olduğundan ve tarama testleri ile erken tanı mümkün olduğundan, bütün kadınlar hiçbir şikayetleri olmasa bile belirli aralıklarla tarama testlerini yaptırmalıdırlar.

Meme kanserinin tedavisinde başarı oranınını, bir başka deyişle hastanın geleceğini ve sağkalım (yaşama zamanı) sürelerini belirleyen en önemli faktörler meme kanserinin evresi (yayılım durumu) ve tümörün  biyolojik özellikleridir. Meme kanserine erken tanı konulması tedavi seçeneklerinin sayısını çoğaltır, tedavinin başarı şansını yükseltir ve yaşama şansını / genel sağkalım oranını arttırır. Meme kanseri, belirtiler ortaya çıkmadan tarama testleri ile tespit edilirse başarı ile tedavi edilebilir ve hastalar yaşamlarına normal şekilde devam edebilirler. Aynı zamanda tümör boyutunun küçük olması nedeniyle memenin ve koltuk altı lenf bezlerinin korunması da mümkün olabilmektedir. Bu durum, zaten yaşam süresi açısından başarıyla tedavi edileceğine inandığımız erken evre meme kanseri hastasının yaşam kalitesinin de korunmasını sağlar.

Özetle meme kanseri tedavisinde 3 hedefimiz vardır;

1)      Hastanın yaşaması (genel sağkalım – overall survival)

2)      Hastanın hastalıksız yaşaması (hastalıksız sağkalım – disease free survival)

3)      Yaşam kalitesi (memeyi korumak, meme alınacaksa yeni meme yapmak, koltuk altı lenf bezlerini korumak)

İşte, erken evrede yakalanan hastalarda, bu üç g-hedefe ulaşma şansımız daha yüksek olmaktadır. Bu nedenle, tüm kadınlarda farkındalık oluşması, meme kanseri ile ilgili bilgilenmeleri, belirli aralıklarla hiçbir şikayetleri olmazsa bile kontrollerini yaptırmaları hayati önem taşır.

Meme kanserinin erken teşhisi için yapılması gerekenler;

Meme kanserinde tümörün erken evrede bulunabilmesi ve başka organlara yayılmadan tanı konulabilmesi için kadınların kendi kendine meme muayenesi yapmaları önemlidir. Kendi kendine meme muayenesi, 20 yaşından itibaren yapılmalıdır. Meme dinamik bir organ olduğundan ve ay boyunca hormonal değişiklikler nedeniyle farklılıklar gösterebileceğinden, kendi kendine meme muayenesi her ay aynı dönemde yapılmalıdır. Bu şekilde, zaten dönemsel değişiklikler gösteren meme dokusunun kadın tarafından tanınması sağlanır. Kendi kendine meme muayenesi düzenli yapan kadın kendi memesini tanır. Bunun için hep aynı dönem, yani adet bittikten yaklaşık 5-7 gün sonrası tercih edilmelidir. Adet bittikten 5-7 gün sonraki dönem, memelerdeki hassasiyetin en az olduğu, ödemin, ağrının ve şişliğin azaldığı ve muayenenin en rahat yapılabileceği dönemdir. İşte adet bittikten 5-7 gün sonra kendi kendine meme muayenesi yapan kadın, hep aynı dönemde memesini kontrol edeceğinden, kendi memesinin normalini öğrenir. Böylece, memede oluşan en küçük değişiklikleri bile erkenden farkedebilir. Kanser olursa, bunu göreceli olarak daha erken farkedebilir, bu hastanın yaşam süresini bile etkileyebilir. Bu nedenlerle, hiçbir şikayeti olmazsa bile, her kadın kendi kendine meme muayenesi yapmayı alışkanlık haline getirmeli ve her ay düzeli olarak adet bittikten sonra muayenesini yapmalıdır. Bunun dışında, ek risk faktörleri yoksa her kadının 20 yaşından sonra 40 yaşına kadar 3-4 yılda bir doktor muayenesi yaptırması yeterli olacaktır.

Kendi kendine aylık meme muayenesine kadınlar 40 yaşından sonra da devam etmelidirler. Menopoz sonrasında da kendi kendine meme muayenesi aylık olarak devam etmelidir ve her ayın aynı gününde yapılmalıdır. Emziren anneler, kendi kendine meme muayenesini, emzirdikten veya memelerindeki sütü boşalttıktan sonra yapmalıdırlar. Meme kanserinin erken teşhisi için 40 yaşından sonrası diğer öneriler, yıllık doktor muayenesi ve mamografi çekimidir. Tarama amacıyla (screening) mamografi çekimine 40 yaşında başlanmalı, 50 yaşına kadar 2 yılda bir, 50 yaşından 70 yaşına kadar yılda bir çekilerek devam edilmelidir. Son yıllarda, 35 yaş dolaylarında da bir kez mamografi çekilmesi, 40’lı yaşlarda çekilecek mamografilere referans olması nedeniyle önerilmektedir.

Klinik ortamda hekim tarafından yapılan meme muayenesi fiziksel bir muayene olmaktadır ve memede herhangi bir anormallik olup olmadığını tespit etmek için yapılmaktadır. Muayene sırasında el parmakları meme üzerinde bastırılarak ve genellikle yuvarlak çizilerek dolaştırılır. Bu sırada anormal bir doku varsa hissedilir. Eğer meme muayenesi sırasında anormal bir doku tespit edilirse, bulunan yumrunun büyüklüğü ve şekli, meme cildi veya altta yer alan göğüs kası ile olan ilişkisi, çevre dokulara yapışık olup olmadığı, eşlik eden meme cildinde ve meme başında bir değişiklik olup olmadığı kontrol edilir.

Memede bir yumru / kütle bulunduğunda doktorunuz genellikle mamografi ve ultrasonografi tetkiklerini ister. Genç hastalarda istenen tetkik genellikle tek başına ultrasonografi iken, yaşı 35 ve üzerinde olan hastalarda her iki tetkik birden istenir. Gelen sonuçlara göre izlenecek yol haritası belirlenir ve doktorunuz bu konuda size ayrıntılı olarak bilgi verir.

Hekim tarafından yapılan muayene dışında kadınlar her ay evlerinde kendi kendilerini muayene etmelidirler. Bu muayenenin nasıl yapılması gerektiği hekim veya diğer sağlık çalışanları tarafından detaylı bir şekilde anlatılabilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, elle yapılacak olan muayenenin adet döneminin tamamlanması sonrasında 5-7 günü takiben yapılmasıdır. Erekn teşhis için, kendi kendine meme muayenesi, doktor tarafından meme muayenesi ve 40 yaş sonrasında düzenli tarama mamografileri çekilmelidir. Bu şekilde hem erken teşhis, hem de erken teşhis nedeniyle meme kanserine bağlı ölüm oranlarının azalması mümkündür.

Meme kanseri tedavisinde en önemli basamaklardan biri cerrahidir. Meme kanserinde cerrahi girişim temel olarak iki ana başlık altında incelenir.

1)      Memeye cerrahi girişim (memenin tam olarak veya kısmen alınması ve yeni meme yapılması)

2)      Koltuk altına cerrahi girişim (lenf bezlerine yayılımı saptamak, yayılım durumunda koltuk altı lenf bezlerini temizlemek)

Meme için yapılan cerrahi girişimler

1)      Mastektomi – memenin tamamen alınması

2)      Meme koruyucu cerrahi  – memedeki tümör bir miktar çevre meme dokusu alınarak temizlenir, meme tamamen alınmaz.

Özetle, memeye yapılan girişimler mastektomi (memenin tamamen alınması) ve meme koruycu cerrahi (memenin korunması) olarak özetlenir. Memenin tamaman alındığı ve mastektomi denilen ameliyatta, hastanın klinik ve tümör özellikleri uygunsa ve hasta istiyorsa, eş zamanlı yeni meme yapılabilir. Bu durumda genellikle, meme cildinin korunduğu bir girişim (cilt koruycu mastektomi – nipple areola koruyucu mastektomi) gerçekleştirilir ve eş zamanlı olarak yeni meme yapılır (hastanın kendi dokusu veya silikon protez / balon yardımıyla).

Meme koruyucu cerrahi yapılan hastalarda kozmetik sonuç, yaşam kalitesi ve sonrasında yapılacak radyoterapi komplikasyonlarının daha az oranda görülmesi açısından büyük önem taşır. Bu nedenle, gerekli hastalarda onkoplastik cerrahi girişim adı verilen memenin yeniden şekillendirmesi (remodelling) şeklindeki girişimler yapılabilir. Bu konu ilgili bölümde çok daha detaylı olarak ele alınacaktır.

Meme kanseri (invaziv meme kanseri) olan hastalarda memeye ek olarak koltuk altına da girişim yapılır. Muayene ve radyolojik bulgulara göre koltuk altının negatif olduğu yani tümörün koltuk altına yayıldığına dair bir bulgunun bulunmadığı hastalarda, koltuk altı kontrol edilir. Bu işlemin adı sentinel nod biyopsisi – bekçi lenf nod biyopsisidir. Bu şlem için, memeye radyoaktif madde (teknesyum) ve / veya mavi boya verilerek lenfatik haritalama yapılır. Koltuk altının girişlimdeki ilk lenf nodu bulunur ve çıkarılır. Yapılan ameliyata göre, ameliyat sırasında çıkarılan bu lenf nodu patolog tarafından incelenir. Koltuk altına yayılımın (koltuk altı metastazı – aksiller metastaz – aksiller tutulum) olduğu hastalarda, koltuk altındaki tüm lenf bezleri (nodları) çıkarılır. Koltuk altındaki tüm lenf bezlerinin çıkarılması işlemine aksiller diseksiyon adı verilir.

Son dönemlerde meme kanseri tedavisi için uygulanan cerrahi operasyonlar arasında meme koruyucu cerrahi ve koltuk altına yönelik olan bekçi lenf düğümü örneklemesi oldukça popülerdir. Bu tedavi seçeneklerinin uygulanabilmesi için tümörün erken bir dönemde teşhis edilmesi gerekmektedir. Meme koruyucu cerrahi çok erken evrelerde ve meme volümünün uygun olduğu durumlarda uygulanmaktadır. Kadınların meme kanserikonusunda bilinçli davranması ve düzenli kontrollerle meme kanserinin erken teşhis edilebilmesi sayesinde bu yöntem oldukça sık uygulanır olmuştur. Diğer tedavi yöntemlerine göre yaşam kalitesi meme koruyucu cerrahi ve bekçi lenf düğümü biyopsisi  (sentinel nod biyopsisi) ile çok daha az olumsuz etkilenir. Bu nedenle kadınlarınmeme kanseri varlığını erken dönemde teşhis edebilmesi için elle muayeneyi ve mamografi çektirmeyi ihmal etmemeleri gerekmektedir.

Meme koruyucu cerrahinin uygulanamayacağı hastalarda veya hastanın meme koruyucu cerrahiyi tercih etmemesi durumunda mastektomi (memenin tümüyle alınması) yapılır. Meme cildinin korunduğu ve eş zamanlı yeni memenin yapıldığı girişimlerin başarı şansı yükseldikçe ve erken teşhis ile birlikte meme koruyucu cerrahi yapılan hasta oranları arttıkça standart mastektomi yapılan hasta oranı azalmaktadır. Memenin tümüyle alınmasının gerektiği hastalarda, meme ve tümör özellikleri uygunsa meme cildi ve / veya meme başı korunabilmekte ve eş zamanlı yeni meme (meme rekonstrüksiyonu) yapılabilmektedir. Böylece meme koruyucu cerrahidekine benzer şekilde, memenin tamamen alındığı ve eş zamanlı meme rekonstrüksiyonu yapılan bu hastalarda hasta memnuniyeti artmakta ve yaşam kalitesi skorları yükselmektedir.

Meme kanseri için uygulanacak olan cerrahi tedavi yöntemleri, hastanın yaşına, fiziksel özelliklerine, alışkanlıklarına, psikolojik durumuna, tümör özelliklerine, hastalık evresine, hasta isteğine, cerrahın tecrübesine, eldeki imkanlara ve kurum prensiblerine göre belirlenir ve hasta ile tartışılarak ve alternatif tedavi seçenekleri konuşularak belirlenir.

Meme kanseri tedavisinde son yıllarda oldukça büyük gelişmeler yaşanmıştır. Günümüzden 10 yıl önce meme kanseri östrojen hormonuna duyarlı ve duyarsız olmak üzere ikiye ayrılmaktaydı. Bugün ise çok daha ayrıntılı olarak tümör özelliklerine göre ayırım yapılabilmesi mümkün olsa da daha kolay anlaşılması açısından meme kanseri 4 gruba ayrılarak incelenir. Immünohistokimyasal inceleme sonuçlarına göre meme kanserinin alt grupları;

Meme kanseri hakkında elde edilen bilgiler sayesinde uygulanacak tedavinin de kişiye ve tümöre özel olması gerektiği söylenebilir. Böylece tedaviler daha başarılı olmakta ve meme kanseri hastalarının iyileşme oranı yükselmektedir. Erken evrelerde teşhis edilen meme kanserinde uygulanan ameliyat sonrası tıbbi tedavinin amacı hastalığın yeniden ortaya çıkma riskini azaltmaktır. Adjuvan tedavi olarak tanımlanan, ameliyat sonrası verilen koruyucu tedavilerde,

Adjuvan (koruyucu) tedavinin belirlenmesinde yukarıda belirtilen faktörler dikkate alınarak bir karar verilir. Gerekli durumlarda, cerrahi sonrasında kemoterapi verilir. Bazen hormonoterapi veya hedefe yönelik tedavi verilebilir. Hastanın yaşına, tümörüne, evresine, beklenen yaşa süresine ve uygulanacak tedavinin öngörülen katkısına göre, kemoterapi, hormonoterapi, hedefe yönelik tedavi seçeneklerinden biri veya birkaçı uygulanabilir. Bu tedavi seçenekleri sistemik tedavi olarak tanımlanmaktadır. Tümörün koltuk altına yayıldığı durumlarda, hasta yaşının 40’ın altında olduğu durumlarda genellikle kemoterapi uygulanma kararı verilebilmektedir. Elbette, sadece yaş ve koltuk altı durumu değil, daha önce bahsedilen tümörün biyolojik özellikleri, hastanın fiziksel kapasitesi, öngörülen tedavi katkısı gibi birçok faktör dikkate alınarak tedavi planı oluşturulmaktadır. Hastaların tedavi kararları, cerrah, medikal onkolog, radyasyon onkologu, radyolog, patolog, nükleer tıp uzmanı, plastik cerrah, psikolog katılımı ile yapılan multidisipliner meme kanseri konseyinde tartışılarak belirlenir. Meme koruyucu cerrahi yapılan hastalarda ek olarak radyoterapi de rutin olarak uygulanır. Tümör özelliklerine göre hedefe yönelik tedavi kararı verilen hastalarda trastuzumab adı verilen hedefe yönelik tedavi radyoterapi sonrasında 1 yıla tamamlanır.

Referans :
www.drozdogan.com
sehsuvargokgoz.com

Bir cavab yazın

Sizin e-poçt ünvanınız dərc edilməyəcəkdir.

Back to top button